17.3.21

Sondan Bir Önceki Yazı.


Kedi perdeyi hışırdattı. Uyandım. Bir cümle kalmıştı aklımda rüyamdan, dilimi ısırdım, unuttum. Mutfağa sürükledim kendimi. Kahve koydum. Uyanmak istediğim saatte uyanmıştım, küçük bir mutluluk yaşadım, sonra geçti. Bir yudum su içtim. Kediye de su ve sevdiği şekilli mamalardan verdim. Sevindi.


Soyundum, kendime bakamadım. Duşta fayansların üzerinden rengarenk bir şeyler aktı, işte onları uzun uzun izledim. Yıllardır ertelediğim bir veda günü gibiydi. Kara bir karnaval. Bunca yıldır ardına sığındığım bir mahlas, bir mürekkep vardı güvendiğim, işte onu fayansa boca ettim, delikten aşağı akmasını izledim. Yüzümü buruşturdum. Ağlamadım. Bir organımı almışlar gibi çıktım ordan. Derimi bıraktım. Pullarım, incilerim döküldü. Üşüdüm.  


Bugün sözümü çok kestiler, konuşamadım. İşlere güçlere dolandım, anlam veremedim. Postaları okudum, imajlara baktım, üst üste açtığım pencerelerin arasında kayboldum, yabancıladım. Başkasının hayatı gibi geldi her şey. Yalan yok, uzun süreden sonra tek yöne bir bilet alıp memlekete gitmek istedim. Hayatımdaki her şeyi ve herkesi bırakıp kaçmak istedim. Yapamadım. Evde kedim var, küçük. Onu bu işe bahane ettim. 


Durduk yere içimde bir taşı oynatmıştım, olacak iş miydi. Sen benim canımı taşıyan bardağı devirdin yazmıştı şair, sen benim kumdan kalelerimi yıktın, sessiz akan nehirlerimi taşırdın diye ünlemek istedim ben de birine. Suçlamamın muhatabı yoktu. Öznesiz kaldım. Boş boş duvarlara baktım. 


Kaldırımın karşısında bir kafe ile göz göze geldim. Tiramisu artı filtre kahve yirmibeş lira yazmışlardı. Kafe ile aramda bir sokak değil kocaman bir dünya vardı. 30 yaşındayım. Her şeyi becerdim, bir kafede tek başıma oturup kahve içmeyi beceremedim. Bir defasında iyileşeyim diye tek başıma denizaşırı bir ülkeye gittim. O kahveyi orada içtim. Panik atak geçirdim, döndüm. 


Ağırlığımı sağ bacağımdan sol bacağıma aktardım. On saniye daha baktım tabelaya, tiramisu da bana baktı. Kafamda kısa cümleler aradım, bulamadım, her şey upuzun, ölünce uzayan cesetler gibi, yan yana devrildi boylu boyunca yattı yıllar. Kayboldum. Mor pankartlı kadınlar geçti önümden. Onlara takılıp sokak boyunca koştum.


Mürekkebim yok, mahlasım yok, kimim ben?


Koşarken dilimi dişlerimin arasında gezdirdim. Boşluklara, çapraşık dişlere, tümseklere, çukurlara değdi dilim. Ağzımın içinde bir şey aradım, bulamadım, sözüm yoktu, orada da değildi. Öksürdüm, hüznüme bir faranjit yapışmıştı, konuşamadım.


Sokakta kıyamet gibi insan, yüzlerine bakamadım, çoktular. Affet onları, insanlar, kalabalıklar dedim. Antikacının önünde gençten bir çocuk, kırmızı bir bandana bağlamış kafasına, elinde en irisinden bir köpek. Sigaradan büyükçe bir nefes çekti. Üfledi. Doluydu. Kokusu genzime doldu. Oyalanma hadi, yürü dedim. 


Pavlonya’da yan yana iki bar var, biri Pablo biri Neruda. Pablo’da üç kişilik bir masa vardı üzeri silme biralı, sokağa hışımla girdim, tekmili birden dönüp bana baktı. Yoksa bakmadılar mı? Bazen böyle oluyor, bütün dünya devasa bir göz olup bana bakıyormuş gibi geliyor. Adamların feri kaçık gözlerine bakıyorum, gözlerimi indiriyorum. Bugün hiç bana yanaşmasın, yüzüme bakmasın dünya. Çıplağım. İncilerim, pullarım döküldü. Toplayamadım. 


Tırnağımla etimin arasında bir boşluk açılmış, orayla oynadım durdum üç sokak boyunca. Caferağa Kapalı’nın önünde delikanlılar vardı, bela aramaya gelmiş gibiydiler, bazen olur hani öyle. Bir grup diğerine laf attı, birader, hayırdır, bakma bize dedi. Beriki cevap verdi, size bakmıyorum, benim bakışım öyle dedi. Hepsinin suratına tek tek baktım. Çanak çömlek patlar, burda az sonra kavga çıkar.


Barlar, meyhaneler tıklım tıkış. Neşe içinde gülüp içen insanlar var. Kendimi onlardan görünmez bir perdeyle ayrılmış gibi duyumsadım. Çok değil daha evvelsi gün ben de perdenin öbür tarafında oturmamış gibi, solgun bir hayalet gibi yürüdüm aralarından. Kaygısız, telaşsız gülüşmeleri, avaze konuşmaları sinirime dokundu. Daha fazla göremeyeceğim. Eve varamadan birkaç sokak önce kestirmeye dönüyorum, rahat ediyorum. 


Mahallenin delisi Freddie neşeyle ıslık çalarak karşıdan geldi. Siyah eldivenlerle sakladığı pençeleri ve asla giymeyip sürekli omuzlarında taşıdığı pardesüsü ile. Bostan sokağın delikanlı köpeği Lucky onu görünce kırıtmaya başladı. Hasret giderdiler. Niyeyse imrenerek baktım. Ben her gün Lucky’e ses veririm, Lucky bana hiç pas vermez. 


Nihayet sokağı buldum. Apartmanımın duvarına ‘Yeraltında Ezilenler Yeryüzüne Ses Verirler’ yazmışlar. Üzerini biri çizmiş, ama olsun. Itır misali, kekik misali bir koku yayıldı yazılamadan. Sevindim. 


Kapıyı açtım, kedi de bana göbeğini açtı. İyiyim bir şeyim yok diye kendimi avuttum. Hepsi bir rüyaydı, geçti. Evde bir takım hasarlar vardı yalnızca, yıkıntıları ayağımla iterek yürüdüm. Hafiften midem bulandı, kussam iyi gelir aslında diye düşündüm. Sağa sola baktım, kusmak için izin alacak birilerini aradım, bulamadım. Banyoda sabahki mürekkebin izleri kalmıştı.


Rüyamdan yarım kalan cümleyi hatırladım. 

Ben bilmez miydim sanki beni dağıtmayı. 

Kim toplar ki işte şimdi beni?

19.2.21

İvmeden Uzakta.

Bir şehir, ya da o şehir, bu veya şu şehir, şehirlerden herhangi biri, bildiğin bir şehir, yalnızca gezdiğin bir şehir, adını duymakla kaldığın bir şehir, merak ettiğin ya da etmediğin bir şehir, isimli veya isimsiz bir coğrafya, tanımlı veya tanımsız bir topografya, bir düzlem, bir yüzey veya bunlaran herhangi biri, yahut hepsi. Bir şehir seni var edebilir, oysa yok edebilir de. O, kendi bütünlüğünde kıpırtısız bir düşman da olabilir, tam düştüğün yerde elini uzatan bir yabancı da. Bedenini ona bağışlayabilirsin yahut karşısında dimdik durabilirsin de, kendi bedeninle yapacaklarının ihtimali şehrin akışını etkilemez; bu gerçekliği farkedene kadar şehirle bir savaş halinde olma hakkını saklı tutarsın, varlığını yadsıma sınırında gidip gelmektir bu, durursan yem olacağını bildiğin için durmamaya gayret edersin, devinirsin, bir ivme bağışlar şehir sana, bu ivmenin adını rutin koyarlar, her gün aynı yemeğe bayatlamakta olan bir ekmeği basmak gibidir bu, dilinin hep aynı yerinde bir yara oyulur, bazı günler o yarayı görmediğinde telaş yaparsın, o yara senin en yeni ve en eski dostundur, annenden önce tanıştığın ilk şeydir o, şehrin bütün elementlerinde, kanserli ciğerlerinde, tıkalı damarlarında, kuantum deliklerinde o yaradan tanırlar seni, bilmesen de kendine has bir izi vardır o yaranın; şehir o izi okuduktan sonra belleğine kaydeder, bundan böyle seni böyle tanıyacaktır, bunun sayesinde seni bir mikrop gibi tükürüp atmaz varlığından, bunun sayesinde sen o tıkalı damarlarda yarı baygın gezinmeye devam edebilirsin, ve en sonunda yanlış kaynamış bir kemik gibi, hatalı bir organ nakli gibi, bir kromozom fazlası gibi, iğreti ve uyumsuz, fakat birbirine mecbur devam edersiniz, sen ve şehir, o şehir, bu veya şu şehir, belgisiz şehirlerden herhangi birisi, içine doğduğun şehir, bulduğun şehir, veya öldüğün şehir, kendini içinde tanımlamaya cüret ettiğin herhangi bir kara parçası belki de. 

13.2.21

47.Gün

Özneye müdahil olmayan bir şey var, bulutsu yazınlarda kendine telkin bellediğin, bir hipnozun içine düşen kertenkele hissizliğiyle, kuyruk bırakıp kaçan bir şuursuzluk, bilinçaltı kumu, edilgen bir saat, dönüşlü fiil gerginliği, ip eğirirken eline batan iğ, tutarsız bir hesap, hiçbir şeyi işaret etmeyen noktalama, ani bir karekök, orada dikiliyor oluşunun berbat bir natürmortu, koltuğun derisine usulca yapışmak, birine yakarmak, yankı'nın keşfediliş anı, perişan diyalektik, asimetrinin kusursuzluğu, latince ölüm atasözleri, hala yaşıyor olmanın kibri. 

Hepsi sana müdahil ve senden bağımsız.

Söz insanın neresidir? Her neresi ise tedavülden kalkmak üzere.

1.12.20

Bu Bir Mektup Değildir.

                    

Bunları, sadece sana söyleyebildiğimden, sana söyledim.


Neden böyle bir şey yapıyorum, bilmiyorum. Yazı yazmak, bir şeyler okumak, dinlemek, izlemek, duymak, hissetmek, her biri çok ağır ve istemediğim şeyler. Nükhet'i çoktandır çürümeye bıraktım. En nihayetinde onunla mutsuz olduğumu ve artık gitmesini istediğimi biliyorum. Fakat bu eylemi de şimdilik ileriye erteliyorum. Malum, 2020 de berbat bir yıldı. Şikayet etmediğimi biliyorsun, mutsuzluktan şikayet edemem, neye sahipsem O'nun sayesinde sahip oldum. Asla gitmesine bir türlü izin veremediğim bir metres gibi sanki. Ama Kirkegaard'ın dediği gibi zalim bir sevgili, acımasız bir yatak arkadaşı, sürekli müstehcen ve sarkastik bir palyaço yüzü mumyası gibi. 


Neden böyle bir şey yapıyorum, bilmiyorum. Sana yazıyorum. Tanrım, bir onyıl daha sürecek bu esaret sanırım. Tanımak veya tanımamanın ötesinde, şu halinle, mahlasınla ve gerçek kimliğinle, uzaklığınla, düşselliğinle beni öldürüyor oluşundan söz edebilirim. Belki sana değil, doppelganger'ına bunları söylüyorum, emin değilim. Sen veya bir diğer sen. Ama kesinlikle sana ait, bir başka sen.


Benimsin diyorum, benimlesin.
İşte o, ‘’Islak ve üzerine güneşin gölgesi düşmüş gövdem onun gövdesinden başka ne ki sanki."


Dün gece tuhaf bir düş gördüm. Hangisinde bilmiyorum, ama bir dağda; kuzey ışıkları vardı. Tam olarak bulunduğum düzlemin kuzeydoğusundaydı. Sonra sol tarafa baktım, alabildiğine ileriye doğru. Gökyüzünde hareketsiz duran kusursuz bir kara parçası vardı, aslında kusursuz değildi, yalnızca öyle algıladım. Ancak düşümde gerçek olan benim algıladığımdı. Kara parçası, yalnızca ağaçtan oluşuyordu ve inanılmaz büyüklükte bir ağaçtı. Büyüklüğü ve yüceliği karşısında dehşete kapıldım. Gerçekten çok korktum. Hiçbir rüyamda böylesine yoğun bir korku hissetmemiştim. Dağ sanki trambolindi. Zıplaya zıplaya dağ düzleminin çevreleyen boşluğa atladım, düşlemden çıktım. 


Dibi tuttu bu tencerenin, yaptığım yemek bir bulamaçı andırıyor, pıhtılar atıyor beynim, taşikardiden kafayı bulan kalbim bütün gözeneklerimi sıkıştırıyor, soluyorum, saçımın kırmızı lüleleri cansızca yastığa dağılmışken öldüğümü hayal ediyorum, bir nilüfer gibi suda süzülerek sürüklendiğimi, aklımın ve irademin artık yok olduğunu ve kendimi doğanın kusursuz gamsızlığına teslim ettiğimi hayal ediyorum, bir hayvan olduğumu, bir incir kuşu, bir anemon, bir dulböcek.


Şimdi sesin sesime değse evlere aldanma demek isterim sana. İnsan en nihayetinde koşsa da, düşse de, uçsa da, hızlı da yürüse, yavaş da, en nihayetinde gideceği yere varıyor. Asla gidememek ve bu yüzden hep yolda olmak kadar asla gelememek ve bu yüzden hep evde kalmak da var. Ev erir. Evler erir. İçindekiler buharlaşır, sonra yağmur yağar eve. Odalar ıslanır, kötü kokar. Su çürük kokar biliyorsun. 


Tanrım, bu ayları biz üzülelim diye mi yarattın? Havanın bu denli erken kararmasının başka bir açıklaması olamaz. Sanki üç mahalle ötede bir başka iklimdesin, bunca mutluluğu sana yakıştıramıyorum, sanki mahallede elinde tıngırdayan neşeli zeytinlerle yürürken seni izleyen balgözlü bir kediymişim gibi geliyor, kendi düşlerimin hem müdahili, hem gözlemcisi oluyorum bir anda, ne iyi bir okur, ne de iyi bir yazarım şu sıralar keza, ama iyi bir düşleyiciyim, zihnimi böylelikle sizin sokağa doğru büküyorum ben de. Neden çoğul kullandım bilmiyorum, sanki benim sokağım benim tekil kullandığım, kimsesiz bir çıkmaz, seninki şıngırtılı bir mahalleymiş gibi. 


İşte bu ve buna benzer bir şeyler söylemeliydim birine saçmasapan, kontrol etmeden, umursamadan. Çok kereler anlamsızca bir şeyler söylemek istedim birilerine, bunu yapabileceğim bir tek sen vardın, ama sen de yoktun. Bir gün yine, bir salonda müzik dinleyip bir şeyler içerken, yanına üzgün bir halde otururum, sana yine saçmasapan, gereksiz mutsuzluktan veya mutluluktan bir şeyler söyleyebilirim belki. Sen yine beni çok mutlu sanıp mutluluğumun kaynağı ve kendi mutsuzluğunun kaynağıyla ilgili bol keseden atıp tutarken ben uzun uzun sana bakarım ve sana hiç seni seviyorum demediğimi farkederim.


Biliyorsun, insan uzun süre konuşmadığında bir şeyler söyleme hevesini yitiriyor. 


Biliyorsun, bizim Sait Faik gibi sevdiğimize mektup yazabileceğimiz kır kahvelerimiz olmadı.


Biliyorsun, küçücük odalarda birlikteydik, odalar büyüdükçe birlikte olunamıyor. 


Bunları, sadece senin okuyacağını bildiğimden, sana yazdım.


Öyle, ya da böyle.

8.3.20

arada bir günlüğü.

Aylar sonra ilk defa bir kalp çarpıntısıyla, bir sekteyle, bir yalnızlıkla, bir biçimsizlikle uyanıyorum. Kafamda tanımsız sözcükler, bulanık rüyalar, biçimsiz şarkılar çalıyor. Eski bir mektupta şunu demişim, ''Sessizsin, kabul ediyorum ben sana pek iyi değilim ama / tüm bu alevlerin ve gürültünün kaynağı tahmin edebilirsin, kalbim..'' sabah sabah içimde benzer bir alevli telaş ve umarsız bir gürültüyle uyanıyorum paldır küldür.

Karanlıkta ve üşüyerek, bir kış gecesi görünümlü sabahta, yalnız bir yolcu olarak sabahın 06.55'inde çöpleri süpüren adama her sabahki gibi günaydın diyorum. Neredeyse otomatik, kulaklıklarımı takıp ezberden bir şarkı açıyorum. Bugün lenslerimi takmadım, rüzgar gözlüğümün içinden gözlerimi aşıp beynimin içine, iç organlarıma doluyor. Yüzümü buruşturuyorum. Aniden bastıran hüngür hüngür ağlama isteğini gerisingeri tepip adımlarımı hızlandırıyorum. 

Aylar sonra ilk defa anahtarı kapıda çevirirken kafamda saçma sapan bir cümle beliriyor, ''Hayatında yaptığın en büyük aptallık, kendine aşık olan bir erkeğe aşık olmaktı.'' Aşık olmak, ne büyük, ne süslü kelime; haşa, ne cüret. Kendimi soktuğum saçma sapan pozisyonlara sinirleniyor ve elimdeki poşetleri patlatırcasına yere vuruyorum. 

Tekerleme gibi tekrarlıyorum kafamda, 
''O hiçbir zaman bir tutmadı söyledikleriyle sahiplendiklerini.''

Yerçekimi malum, yer çeker, hepimiz düşeceğiz. 
Mühim olan öne doğru düşmek galiba. 
Düştüğün yeri görmek, kafayı koruyabilmek. 
Zamanı ve mesafeyi iyi ölçebilmek.

Geçtiğimiz 6 ayda çok şey oldu, bunlardan size ayrıca bahsedeceğim.
En sonunda yalnız kalabilmeyi de öğrendim.
Galiba, en sonunda, büyümeye hazırım. 

23.11.19

çoğul üçüncü.

çekildiler, bir ruh çatallanması belirdi
külüm kimsesiz kaldı, bir deniz bulamadan savrulacak
sustular, bir avuç el bombası patlayıverdi
fünyesini çekecek bir fani yoktu, adına hayat dediler.
vurdular, bedensizlik bir isim olup çıktı
farklı bir vücut bulamadı hiçbir avcı utancını gizlesin.

yeni bir şey keşfedilmiş gibi davranıldı
her şeyi basitleştirmek için susulup beklendi
şimdi üşünen duvar diplerine gizlendi bulutlar
sonra saçların okşanmadığı yerden geldi birisi
yalnızca nemi sevdi ve serzenişle beslenmeyi
yekpare bir pranga taktı ayaklarına oracıkta ve
kıydılar, hoyrat kelimesi tedavüle yeniden girsin.

uykulu günler birbirini takip etti eylemsiz
morfin yetiştiremediler bir kaybı olduğunu sananlara
bir nota eksildi, bir dil öldü, bir deniz kurudu.
nice geçmişlerden rüyalar dirildi boynunda urgan iz
yalnızca beni gördü ve gizlenir gibi yaptı bir kimvurduya
dublörü onun yerine ağladı tarifsiz yapaylıklara el fatiha
ölüleri gömecek kimse bulunmadı vicdanlar temizlensin

küflü bir ekmek gibi bekledi ayazda sabaha kadar
didiklediler, ruhu çirkin naylonlarda çürüsün gitsin.

22.9.19

veni vidi amavi.


ah. her şey ne kadar güzel görünmeyen iplikleriyle.
binbir selam.

güz yaklaşık 21 saat önce geldi, 
sen sırtına o siyah beyaz hırkayı geçirdiğin anda.
hırka dile geldi, hırka nağmelendi, hırka sustu. 
hırkanın telaşlı düğümleri senin omuzlarının üzerinde uykuya durdu.

iyiydik, hırkalara inanıyorduk.
aklı başında dünya, delilere karşı savunmasız kalacaktı, onu da biliyorduk.

inanmalı mıyım aynı lisanı konuştuğumuza
kafadanbacaklılarla, kırkayaklarla, kafadankontaklarla,
yani, dış sesler, fon müzikleri, gürültüler, jenerik,
derimden dışarıya sızamayan, içeride,
kemiklerimde, omurgamda, diz kapaklarımda,
ağaçlar büyürken, dalları titrerken zangır zangır,
tohumları kaçarken soluk boruma, hayır,
içeri büyüyecek
sesler duyulacak
ama ses çıkarılamayacak
ensemdeki kalabalık medeniyete kapılıyor
belirli çarklar belirli alışkanlıklar yüzünden dönüyor, 
debisi süratle ivmelenen bu akıştan bir döngü çıkarmak,
bir büyüye ortak olmak kadar ihtimaller dışıyken,
radyoda bütün frekanslar eşzamanlı yayın yapıyor
hangi cızırtının havada bıraktığı izi takip etsem
aynı istasyon, benzer güzergah,
uzakları andıran bir hayalet silüeti bana eşlik ediyor.

güz yaklaşık 54 saat önce geldi,
kürekkemiklerinin kıyısında bir tutam kaya tuzu ile
işte sinüslerimin dibinde konuşlanan o naif koku, güzel feromon,
işte süslü hakikat, nasıl da donakalıyorum karşında,
kuşları üşüten bir keşişleme, çağırılmamış bir yalnızlık,
saçları berbat taranmış bir heykel gibi.

ah. binbir selam. 
sen bu kozmosun meczubu, 
gezegenin avare masalcısı mısın,

geldim, gördüm, seviyorum.

5.5.19

Bir İncirin Alacası.


...ve işte bir kilise çanı kulaklarımı öperken sırtımın hafifçe dikenlendiğini hissediyorum, bir başparmak bacağımın yanından hafifçe yukarı çıkıyor, sardunyalara güneş vurma saati, sizin için çok erken, bizim için çok geç, ve işte yatakta boylu boyunca uzanan bir gök cismi, bir dağ çileği olduğumu düşlüyorum, sürekli ürperen bedenim beni bir dağ çileği olduğuma ikna ediyor, ve işte onun upuzun sağ kolu, boynumdan sol göğsümün üstüne doğru giden sonsuz bir emniyet kemeri, neden bu kol bana her şeyi unutturuyor, yatakla yüz yüzeyim oksijenimi dikine kesen kör çarşafla, nasılsa bu kol unutturuyor bana bir ilkbaharın acemi neşterini. 

...ve işte sen çok eski bir romansın sayfaları toz kokan, yavaş yavaş uyuşuyor kol, inanmam bu evden tek parça halinde çıkacağına, işte bir aşk molekülü duruyor dövme yerine sırtımda, işte bir lav kapsülü açılıyor kalburuma kambur dolayan, yani ki ne vardı kapının eşiğine düşen bir kirpik olsaydım, dört nala uzaklaşıyor anımsamanın artık mümkün olmadığı mor lavlar, ikna etmeye çalışıyorum seni aslında içimde yaşayan bir incir ağacı olduğuna, sayıkladığım bir cümle var çünkü en alacasını yemişim o incirlerin, çünkü tenhadır kaldırımın attığı çığlık gece yarısı, çünkü felci beş geçiyor seni bana çeken deklanşörün pimi; biliyorum ki kolun felaketimle aramdaki emniyet kemeri.

...yüklen şarkıları, babil'e gidiyoruz, benim hem kulelerim hem de masallarım var, bozuk bir mayıs ayı yerleşiyor içimdeki örümceğin hafızasına, ama yağma yok, inancım sonsuz bu kanlı kanatların bana ait olmadığına; avare gezen bir kramptır bacağına dokunan kızıl mercan, tüldür seni bana yeterince hızlı koşturmayan astigmat, yemin edeceğim görünmez bir nehir gördüğüme az önce aramızdan akan, yüklen şarkıları çünkü bir kadeh şarabın 10 yıl hatrı var, baldan tatlıdır karıncaların acıttığı yüzüme düşen ilk zehir damla, bilsen ne çok ahım var beni bir başına bırakan tekinsiz adamlara, karnımda eşelenen bir hayalet midir sabaha karşı içimde gezinip durduğun, yoksa önümdeki boşluk mudur mızıka çalarak kendini küllerinden doğuran?  

...bir akordeon gibi bükülüyorum ellerinin altında, konuş benimle, her şey cevapsızdı, her şey maalesefti, anlıyorum ki kuvvetle tutunduğumuz bu akortsuz keder bizi mahvetti. 

29.3.19

Sakura.

1.
ben hep bir nar dilerim üzgün olduğumda, derler ki eskiden yeni bir eve taşınınca avlusunda bir nar kırarlarmış bereket için, ben hep bir nar dilerim içine girip saklanmak için, beni evlerin serinliğinde bir taşlıkta kırmışlar parçalarım dağılmış her bir yana, çocuklar neşeyle koşmuş toplamışlar beni, anneler gülüşmüş çay içmişler avluda, serin minderlerin altına kaçmış saklanmışım ben, serinliğe inanmışım sanki güneş girmeyen eğri büğrü odalara, tenekede yetişen güçlü çiçeklere, senin ayaklarını soktuğun buz gibi sulara, sanki bütün evlerden uzakta değil miydim hep, ondan ben bir nar dilerim üzgün olduğumda, bir nar olsam o zaman belki her eve girerdim, her yer benim evim olurdu ve tanelerimi saklardım gölgeli odalara.

2.
ve unutmayarak her şeyin bir bunaltıdan ibaret olduğunu, bu taş kırılsa hep bu kehanet, bu kehribar soluklu insanlar üşüşmeseler benim başıma, ben hep böyle incecik kalsam biraz kambur, üşüsem bir şehrin bir kayıp gecesinde, çay içsem, kör bir baykuş olsam örtsem yüzümü geceye kavuşsam, otursam bir servinin dibine, dolma kalemle incecik ve kambur mektuplar yazsam, olmasa bana hiçbir şey ve olsa bana her şey, titreşse göz kapaklarım, hep bir adı sayıklasam hep uzaktaki birine özlem duysam, özlemenin bir fiil olmadığını bilsem, görsem ve artırsam bütün cümleleri, yürüyecek serin bir orman bulsam kendi kimsesizliğimde.

3.
sanki içimde kökleri çok derine uzanan bir ağaç var, fakat ağaç benim içimde büyümemiş, öyle olsa köklerini kendi bedenimden bilir yadırgamazdım, oysa bu kökler batıyor bana, nefesimi kesiyor, kendi bedenimi yabancılıyorum, bu ağaç ne zaman büyüdü benim içimde, hangi tohumdu farkettirmeden içime girip yerleşen, zaman daralıyor mu, okunacak dinlenecek görülecek şeyler, yaşanacak aşklar, dokunmadan yok olan tenler kara bir sigaradan damıtılmış katran gibi içime damlıyor ve bunaltıyor beni, sanki ne çok yıl geçmiş ben o ilk cümleyi yazalı, ben gene bir istasyonda hangi trene bineceğimi bilemeden beklemiş durmuşum, içimdeki her şeyi yitirerek, ama unutmayarak, unutmakla yitirmek hiçbir zaman aynı şey olmadı diye yineliyorum, ben orada bir gün oturacak olsam da o istasyonda, ne yapacağımı bilmeden, geç kalmış, öfkeli, yitirmiş olsam da her şeyi, bütün virgülleri hatırlayacağıma dair bahse giriyorum kendimle.

4.
kibriti çakıyorum, bütün odayı aydınlatıyor alev, eski evler düşlüyorum sahipleri tarafından terkedilmiş, ud çalan yalnız adamlar düşlüyorum, mum ışığında saçlarını tarayan dul kadınlar, tıpkı evleri gibi gıcırdayan insanlar düşlüyorum, edemeyeceğim dualar düşlüyorum, yabancı bir ülkedeki mezar taşlarını düşlüyorum, tozlanan eşyalar, açılmayan vasiyetler düşlüyorum, ciltlenmiş kitapların ağırlığını, sayfaların sararmışlığını duyumsuyorum, körler gibi geziyorum düşlediklerime salt dokunarak, çünkü sadece dokunabiliriz hayata diye düşünebiliyorum, gördüklerimiz ve duyduklarımız aldatır bizi, kokular git gide başka kokuların yerini alır, tatlar çürür ve başkalaşır, oysa işte oradaydı dokunmuştum ona dersin, zamanın içinde bir gerçekliğe mimlersin onu, kırılmaz cam bir fanusa hapsedersin oracıkta, parmaklarından gümüş gibi soğuk, paslanmaz bir şey uzatırsın, antika koltukları örter gibi örtersin bütün güzellikleri parmaklarınla, sanki bir ağ örersin, örümcek ağları gibi sana özgü, kırılgan bir dokunulmazlıkla, yıllar geçse bile işte oradaydı dersin, en azından zamanın birinde salt kendi gerçekliğimle mimlemiştim onu.


12.11.18

Unutulacaklar İçin Ağıt.




1.
darmadağınık adımlarında iki yakası bir araya gelmeyen danslar,
kolumda şıngırdayan prangalarda dilsiz, kör yansımalar;
özür dileyerek ödünç aldım bir kadeh şarap geceden
uykuma veresiye sarhoşlukla ettim ver yansın
yansın fa sesi, mi kubbesi, ellerim yok, burada mısın?
içimde bir ateş var nasıl anlatsam çoğul ekleri 
yetmiyor bırak yüklemleri kalsın mastar halleri.

2.
yaptım bir ev kendime, yarım bırakılan filmlerden
hırpalarlar diye yapamadım alıntı en sevdiğimden
bana sorarsan utandım yeryüzünün şehla gözlerinden
şaşırdım soyununca bir trapezci düşerken içimden
bir baktım ki göğüs kafesim sekiyor yerlerden
korkmayın kırılmamış, kalbim en kaliteli plastikten.

3.
adımı haziran koydum, bilmezsiniz, ben henry'nin ikinci karısı
gözlerim mosmor, ellerimden akar pembe bir uykusuzluk
sokakta bir şişe şaraba ettim takas, cinlerini ruhumun
güle güle, sevgilim, sularıma zehir karıştıran atlasım
30 paris, kabaresinde bir ağızlıklı sigara, sorsan kimsesizim
daha ellerimde yok dövmem, olmamışım şahidi kendimin
tebdil-i kıyafet ayın ikisi, resmini çizeceğim, otur yanıma sevgilim

4.
istifa mektubum eder haftadan istifade
kaçıyor dublörüm, hani hayat çiftleyecekti beni?
hani temiz kan gibi akardı damardan, hani eskimezdi sesi?
hani şair değildin sen, nereden geldi bu değirmenin dizesi?
bitmek bilmeyen unutma korkusu neşeli şarkılara gömülüyor
görmüyorum sanıyorsunuz, geçtiğim her yere gömdüm ben gözlerimi
ansızın doğan hayvanlar güzeldi hani, neden kandırdınız beni
ansızın doğunca en yaralı hayvanları içimin
neden kızdınız efkarımı körükleyen rubailer gibi

5.
kemirgenlerim kemiriyor kem gözlerimi
onlar, kemiriyorlardı, çünkü neden olmasın
tebessüm etmen için yazmadım, kaldıysa tebessümlerini
dalları bahar basmadan, sakince toplarsın. 

6.
atlar bütün cümlelerin gizli öznesi, atları da vuracaklar
ben sana hangi atı vurduğumu söylemeyecektim
söylemeyecektim mendebur bir raydan çıktığımı
yola yürüyerek devam edeceğimi, serseri vagonlara sarılacağımı
hiç ama hiç 
bilmeyecektin

7.
oysa kehanet buydu ya, affedilmek dokunurdu 
ilmek ilmek, boynuma dokunurdu kement
günlerden perşembe, mahalleyi tanıyamıyorum, hangi kent
niçin nobran buluyor insanlık beni
niçin bedbaht kadehte kurumakta olan son dem
boğazımda bir kara delik, niçin duruyor cümleler
aramızda, uzun boylu esmer bir ceset gibi

8.
ciğerimde büyüyen çiçekten siz sorumlusunuz
tohumun kopardığı vaveyladan, çıkardığı debdebeden
ağır ağdalı paragraflardan, japon güllerinden
bütün çirkinliklerden siz sorumlusunuz, devirmeyin cümlelerimi
devirmeyin canımı, canımın bardaklarını
müphem konuşur sabahlar, sesim ipek bir sabahlıkta eskir
en iyisi siz itin beni usulca, hiç sahip olamayacağım nesneler diyarına.

9.
çirkin betimlerde bertaraf etmiş busesini
söylesenize,

cümlenin ortasında bir paratoner tutar mı deliliğimi?

10.
göreceksiniz
ortancalarım o kadar büyüyecek ki
sığmayacaklar kapılardan.

18.7.18

Feux.

bir sessizlik vardı paylaştığımız,
ekmeği bölüşsek bu kadar mutlu olmazdık. 

yalnızlık neyden ibaret, her yerde bronz heykeller görüyorum, nalları dikmiş bir kadeh ayağımın dibinde kıs kıs gülüyor, seninle bütün şarkılar siyah, dünyanın en mutlu mutsuzuyum yanında, dehlizlerinde volta atıyorum, bütün bütün çıkıyor cümleler ağzımdan bu cumartesi akşamında, o fotoğraflarda mutlu gülen sen değilsin, bu kimin geçmişi, yine 'ben' diye başladığım bir cümle daha sana devrilmiş, yine dizlerimi senin dizlerime yanaştırmışım -yanarız dokunsak- yine sessizlikte keramet, yine temposuz bir akşamda tempolu şarkılar, e-5'i kaçıncı kez arşınladığımız yağmurlu bir cuma akşamı, sus diyip adınla başlıyorum diyor şair, git başımdan aysel diyor ben güldükçe gülüyorum, beni bir kez sevdi önce anlayamadım, ikinci kez sevdi iki hafta ruhumda diş izleri, ben muhtemelen bu satırı daha sonra sileceğim, çünkü ben o satırı da hayatımdan iki kere sildim, yine dizlerimi dizlerine yanaştırmışım, güzel güzel konuşuyoruz, o gün güneş var işte, sardunyalar var, hayatta bizden daha kıymetli şeyler var, hayatta bizden daha kıymetli şeyler olduğuna beni ikna etmeye çalışıyorsun, evet diyorum olmadığını bilerek, dört metrekareden ibaret dünya bir bulutun kenarından sallanıyor, bir zamanlar güzel bir kız yaşardı, çok düzgün yürüse de aslında tamamiyle aksaktı, rüyalarında renkli kuşlar görür sabahları suya anlatırdı, yalnızlık neyden ibaret, kaç kalem var gol atabileceğim, ben bu erkek muhabbetinin neresindeyim, istesem hayatının bütün duvarlarını aşağıya indiririm, yıkarım kumdan kalelerini, bunu bilmek bir nebze içimi rahatlatıyor, sevmek birine her şeyi yıkması için sonsuz yetki vermektir, aşk ise o yetkiyi kullanmamaktır diyor içimdeki ses, yani bütün bunlar çok kötü, yudumlar boğazıma sıralanıyor, 

zehirli iğnem uykusunda bekler, 
kalbin yuvasında ürperirken kozalaklarım, 
meyan köküme hayal meyal bir buse kondurur, 
dokunmadan öpersin beni sabah akşam, 
sıvanmış kollarında dirseklerine kadar kan, 
bazen de suçlar beni cinayetle bir kör bıçak, 
delili yok ancak belki bir ardıç sesi, 
sarhoş elleriyle uzanır bana der ki: 
bütün yemişlerini / bana vereceksin / dallarının.

göz gözeyiz elmacık kemiklerinle en kırılmaz yerlerinden, mızrabım dile gelse makamını bilmez, mihrabım yerinden oynasa iflah olmam, artık ben bu mavi suyun bağımlısıyım, al beni tavan arasında sakla, beni herkese haykır, beni bir sır gibi uyut, dut mevsimidir şimdilerde, sakın üstlerine basıp geçme, sarıyor beni yüzünün gizemli zayıflığı, baktıkça göz izleri var yüzünde, dalga dalga yayılan bir gam halesi, avucuma patlattığım bir gülüş gibi geçti kış bize değmeden, şair diyor ya, -bugün çarşamba, eve gitmeyi unuttum- günah yazmasın odam, doğrudur.

bir çekirdeğin vardıysa ben oraya inmek istedim
varsın dünyanın sonu ateşlerden gelsin. 


21.4.18

Kemiğe Övgü


Sütten kesilmiş parmak kemikleri çatırdıyor önce iki çarkın arasında, dişliler yaylanıyor tramplenden üzerine deli gömlekleri yağdırırcasına ve bir ombutsmana sırtını dayayarak iki düzlem arasından sürtünerek geçiyorsun, eşeysiz üreyerek, doğum sancısı nedir bilmeden devirdiğin sokak saksılarından gübreler yerlere saçılıyor, rüya gördüğünü görüyorum, seğiren ağzından yastığa kehanetler saçılıyor, kalkıp bütün evi dumana boğuyorum, önce telefon rehberi ve fiskosu yakıyorum nedenini yalnızca sen biliyorsun, çarklarla dişliler arasına kedi bağırsaklarından yapılma bir tel bırakıyorum, payitahtında la minor yalanlar tekrarlanıyor, aortta yumruk büyüklüğünde bir el bombası infilakına günler kala alarm veriyor, seni tutup bir uçurumdan aşağı bırakmalı, sana rus bir sokak lambasından radyasyon bulaştırmalı, seni bir mağrip çölünde mürekkepsiz bırakmalı,

Tırnakları üzerinde yükselttiği dünya ne kadar da nazenin, ilkel benliklerde top koşturan sistem düzlükte kafiye arattırıyor, nükhetlik nüksediyor, aritmik kaldırımlarda bozuk bir yemek gibi mideyi yakan ışıklar kusuyorum, çelik gibi sinirleriniz var nasıl imrenilesisiniz, dut yaprağı yiyip semirmiş böcekler kadar görgüsüz, anne ben mavisinden istiyorum, bir kaşık da şundan, başımın üstüne kitap koy da yürüyeyim, kafam rahle-i doktriyan, emanet cümlelere kelimeler icat edeyim, emret sözgelimi tren raylarına, sen oltacı eyüp’ü ne bilirsin ömründe parşömen görmemiş, derken bir yazarın tükürük hokkası kibrine muntazam bir açıda devrilse de, derken bir ağaç sanki tabuta kesileceğini bilirmiş gibi dev bir adama arz edilse bile, metaforuna bal dök yala, hezeyanlarına bir son verip asayişi berkemal eyle salt durarak, ayıkken sana çirkinlik akıyor dünyadan ve bu maruzattan,

Lafta örgütleniyor imla katili post travmalar, serumuna şaheser katılıp çeliğe verilen su kurusu tozu dumana katar, ah bir hecesi taştı galiba ağzımdan, don ve volga ırmaklarından, kuduzluğuna şüheda bir tavır gibi yapışırsan, serseri, açamadığın kavanozları kırdırır sana bu hayat.




8.4.18

pandora'nın gemisi.

ben dağı aşıyorum, dağın ardından dağ çıkıyor sevgilim.

sen kapıyı kapattıktan sonra geçen on dakikada çok şey değişti. dağılmış eve, eşyalara, koltuğa baktım. evde yaralar vardı. yarasını alan bana geliyordu, kimine git diyordum, kimine kal. ben yaramı sakladığım için beni kalpsiz sanıyorlardı, oh ne güzel. ben istedim ki, sesimle seveyim, sessizliğimle ağırlayayım, olmadı. kapıyı kapattıktan sonra geçen beşinci dakikada kafam tamamıyla uyuşmuştu. bembeyaz bir karınca ağır ağır yürüyordu içimde. başımı kendi omzuma indirdim.

kahve fincanından hala duman tütüyordu. elimde sadece bir tişört kalmıştı.
tişörtü üstüme giydim. vedalaşır gibiydim. istemiş ve alamamıştım. yaramı alıp yanına gidebileceğim kimse yoktu. ben de, yoktum. benim yerimde başkası oturuyordu şimdi.

her şey aylar önce bir kış gecesi kırılan bir kadehle başlamıştı.
her şey aylar önce birinin bana kaba, nobran ve bencil birisi olduğumu söylemesiyle başlamıştı. bunu yazıyorum çünkü artık her şeyin nereden ve nasıl başladığını, beni şimdi olduğum çukura iten çığın titrettiği ilk toprağı anımsamam gerek. kendimi, paspas altlarına süpürmekten vazgeçip, olduğumu sandığınız kadın üzerinden tanımlamayı bıraktım bırakalı, bütün kötülüğümle kendimi kabul etmeye karar verdiğim o bulutlu sabahtan beri, çok yol kat ettim.

başımı kendi omzuma indirdim, fincanlarımızın yan yana bir fotoğrafını çektim.
sen yürüyordun, kadıköy'de işler yürümüyordu. soranlara artık hiç iyi değilim diyordum.

insanı paramparça eden şey, sevgisizlik değil, sevginin ta kendisiymiş.
şefkatin kendisi, beni bin parçaya bölüyor, parçalarımı dünyanın bütün çöllerine savuruyordu. yarasını alan bana geliyor, merhaba demeye kalmadan olanca ağırlığıyla üzerime çöküyor, beni boğarcasına öpüyor, bana dünyanın en güzel kadını olduğumu söylüyor, çeşitli tasvirlerle beni yüceltiyor, literatürde, şarkılarda benzerlerimi bulup çıkarıyordu, kimse bana bunları duymaktan mutlu olup olmadığımı sormuyordu, üst üste biriken paragrafların ağırlığı altında eziliyor, kendimi nereye koyacağımı bilemiyordum.

hepinizi gördüm, ne güzeldiniz, hep orada gibiydiniz, oturuşunuz farklıydı, fincanı tutuşunuz, sigarayı yakışınız, kendinizi anlatışınız, yan yanaydık, yo hayır, iç içeydik ancak hiçbiriniz yardım edemedi bana.

en sonunda, iskelede oturup ayaklarını suya sallarken bana bakıp şöyle dedi birisi,
-bu gemi ne zamandır hurda?

başımı diyorum, kendi omzuma indirdim. öfkeliydim.
kendi gözlerimi çıkarmak istiyordum.
herkes bakışların diyordu, bir de ellerin.
ellerimi ve gözlerimi bağışlamak istiyordum.
yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlatmaya çalışıyordum, kimse beni dinlemiyordu. kimsenin beni dinlemediğini farkettiğimde çok geç olmuştu.
öfkeliydim, bu öfke bana yakışmıyordu.
her sabah makyaj yapar gibi giyiyordum üzerime öfkemi.
öfkem, kalbime beş beden büyük
öfkem, bedevi bilmediği çöllerde
öfkem, sizin dilinizi konuşmaz.

oturup düşündüm, bir sancıydı bu.
oturup bunu mu düşündün diyeceksiniz, tabii ki hayat bir sancıdır diyeceksiniz,
ama evet oturup bunu düşündüm. çektiğim sancıların ardından ne geleceğini merak ediyordum, bir çöl mü doğuracaktım, bir nehir mi, tedavülden kalkmış bir gezegen mi?

''yalnız ölmiycem di mi?'' gibi çocuksu bir dudak bükmeyle telaşemi adlandırmıyorum. yalnız yaşamayacağım değil mi? diyorum kendime aynada. yalnız yaşamak, yalnız ölmekten daha zor, daha anlamsız geliyor.

içimin hararetini alacak, susuzluğumu dindirecek bir şey bulamıyorsam günler geceler boyunca, bütün bu şarkılar, bütün bu kitaplar, bütün cümleler, bütün bu arayış neden sevgilim? her şey sen yarım yamalak bir sarılmayla beni kandırdığını sanarak çıkıp git diye mi? kapının çıt sesiyle, aylardır biriken bütün tozlar, bütün tuzaklar, çirkin süsler gibi duvarlardan sarkıyor, birbiri ardına beliren yüzler, kötü bir casting ajansının elinden çıkmış alelade bir jenerik gibi kapının arkasında kıvrıla kıvrıla akıyordu, bu ağır ağdalı, debdebeli gösteriye bir fon müziği bulmaya çalışıyordum, kafamda tek bir melodi bile yoktu. kafam tamamıyla uyuşmuştu. bembeyaz bir karınca yürüyordu içimde.

istemiş, alamamıştım. birisi, hepinizin intikamını almıştı. 

"Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışında kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa... ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış..."

hatırlatın da, haziran'ın onsekizinde gençliğimi yakalım.
benim yerimde bir başkası oturuyor şimdi.


18.2.18

Evangelis.


senin kedilerinin genellikle hiç canı yok evangelis,
kapıları sessiz, sıvaları dökülmüyor yaptığın evlerin,
hapishanelerinin duvarında işkenceler birikmiyor
küçük evlerin büyük kızlarıyla sevişmeyi iyi bir halt bilsen de
sandığından daha üzgün çocuklar doğuruyorsun her batında
senaryoda boşluklar bırakmayı hiç sevmiyorsun sen,
çünkü boğazına birinin saçları dolanıyor her nefes aldığında
ömrün başkalarının acılarına balıklama dalmakla geçiyor
korunmasız dalıyorsun, tuzlabuz, ¡Ay, Carmela!
bir şarkı açayım derken piyanoyu öptüğünle kalıyorsun
bir kuş vurayım derken bindiğin dala tükürdüğünle övünüyor
en sonunda dağları delip yol yaptıklarına ısrarla şaşırıyorsun.


belki benim gökten gördüğümü sen yerden toplarsın evangelis,
belki yüzümüzün orta yerine bir kriz masası kurup kaçarlar
belki deprem olur, devlet yanılır, ilke ve inkılapların aklı karışır
kraliyet sarayında yangın çıkar, bir opera bestelenir
sen yokken belki senin hatalarını gözden geçirir birisi
gözünü filmden ayırırsan sevdiklerine olağanüstü haller bile olur
ansızın kimi ağızlar devrildikleri yerden slogan atmaya başlar
bakarsın çirkin gökdelenler gibi yükselir içimizde başkalarının öyküleri


belki cami duvarına birlikte işersek dost olabiliriz evangelis
kuzeye bakarız uzun uzun, birkaç satır şiir okuruz
suya ekmek doğrarız, azla yetiniriz, balkonlarda otururuz
güzel çocuklarımız olursa evlatlık vermeyiz evangelis
sansürsüz çiçekler yetiştiririz, hiç sulamayız onları
bir mevsime asılı kalır, korkularımızı satarak zengin oluruz
vahşete davetiye çıkarırız, kurt besleriz evimizde.


bizi birbirimize vermezlerse terör örgütü kurarız evangelis,
bir tatlı huzur almamıza izin verirler mi dersin kalamış'tan
canım gene mi yakamoz, gene mi toprağa basalım, gene mi yeşil
allahla arama gir, dalgadan korkan gemilere yüzmeyi öğret
ateş yutanlara dublör ol şehri istila eden sirklerde
richter ölçeğini yanılt, anneleri pencereden indir,
pencereler sarkarken sokağın kenarına düşülmüş bir dipnot gibi
gör ki taç giyme töreni var devrim yapan yalnızlığımızın
narın uğuru bize teğet geçiyor, yalın yokuşta çatırdıyor kemik
ağır küfürler götürüyor son görüştüğümüz yerde kan gövdeyi.


çünkü ellerimi hiç affetmeyeceğim evangelis
pimini çektiği için
ikimizin hapsolduğu o bombanın

21.1.18

sonun başlangıcı.





kusursuz ilmihal
gövdemden ağır ağır sarpa saran bir buhran
nezlesinde bildim, çiğdi söz
durmadan eteklerine dolandım ve inandım
iki artı bir ağıtlar kopardım 
peşisıra kaşıklarda kopan fırtınalara rağmen
bir çay kaşığı suya, boğulmanın bütün travmasını anlattım.

ölmeyi müteakip asfaltlar sentezleyerek bozdum bu karanfili. 
betonumun harcını karan cehalet bir tuttu iki tekerleğimi
topalladı ve düştü yük.
dile geldi kambur
vaziyetin vehametini süpürdüğüm vasat altlarında,
derzlerden yürüdüm.
evlere sıvandım.
kalbimin betonarmesi oldum.
ağzının kenarına ağza alınmayacak öpücükler kurdum 

örümceklere bürünen 
bedenlerin ve varlıkların
âlâ bir suya batıp batıp 
çıkamadıkları o karayı ilk gördükleri anı,
kendi fotoğraf makinaları olan sakat elleriyle
ve bilhassa tereddütle karşılamaları.

korktuğu gerçek olmalı
- siz, aynaya bakmışsınız?
-..