14.1.11

dön dolaş yine toz.





- Şiir nedir bilir misin Esther?
- Hayır nedir?
- Bir avuç toz.
- Senin kesip biçtiğin kadavralar da öyle. Tedavi ettiğini sandığın insanlar da. Toz ne kadar tozsa onlar da o kadar toz. Sanırım iyi bir şiir o insanların yüz tanesinin toplamından daha uzun süre yaşar..


Sylvia Plath

(Sırça Fanus'tan..)

5.1.11

bir doz Schopenhauer.



Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi? Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu. Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı. Çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu. Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde, atalarının, sevgilisi Beatrice'in ve çeşitli ermişlerin verdiği bilgileri iletti bize.

İçinde yaşadığımız dünyanın, ne biçim bir dünya olduğu, böylece açık bir şekilde anlaşılıyor, değil mi ?

(...)

Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek
ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"

(...)

İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

19.12.10

Illuminations Mixtape



Giriş : Bir bar taburesi üstünde Rimbaud'un şiiri bıraktığı yaştayım.

Yan etkiler :
Yüksek Tansiyon, Depresyon, Yükseklik Korkusu, Insomnia.

İlaç listesi aşağıdadır:
(her gece tok karnına, yatmadan alınacak)

Magyar Posse - 2 : Mahvolmanın eşiğinde bir yaz başlangıcı. Yatağa uzanmış tülleri izliyorum, bir esinti kıpratsın diye heyecanla beklediğim tülleri. Birden bilgisayarım güzel bir oyun oynuyor bana, magyar posse çalıyor, bu şarkıya geldiği zaman dayanamıyorum, kalkıp ismine bakıyorum. bir ismi bile yok. bir numarası var yalnızca. 2. ironik. dilemmalarım yüzünden mahvolduğumu yüzüme vurur gibi.

Anımsayabildiğim kadarıyla, eskiden, bir şölendi yaşantım, açtığı tüm çiçeklerin, tüm şarapların aktığı.


Maybeshewill - Seraphim & Cherubim : Koştuğun ancak kaçamadığın eril bir şiddet, gündelik rutinin olmaya yatkın bir kabus, serzenişli gitar tonları. Maybeshewill, bu şehre ilk geldiğim sıralardaki şiddetli yalnızlığımı hatırlatıyor bana. geçti sandığım ama sürekli nükseden bir hastalık olsa olsa.

…Kaçtım. Ey büyücü kadınlar, ey mutsuzluk, ey kin, size emanet edildi hazinem. Her insancıl umudu usumdan silip atmayı başardım. Boğazlamak için onu yırtıcı bir hayvan sessizliğiyle her kıvanca saldırdım. Cellatları çağırdım ölürken tüfeklerinin dipçiğini dişlemek için. Afetleri çağırdım kumla, kanla boğulmak için. Tek tanrımdı mutsuzluk. Çamurlara uzandım. Suç güneşinde kurulandım. Deliliğe yaman bir oyun oynadım.

Shora - Parhelion : Hiçbir dile ait değilmiş gibi duran, hiçbir kalbe yerleşemeyen, insanın içine oturan. ağacın dibinde bekleyen bir çıngıraklı yılan gibi , tüm kasların gevşediği , kendini bıraktığın an seni sokmak için hazır bekleyen, soktuğu an ter döktüren, felç eden. keşke öldürse dediğin.

Kısa sürmüş uçarılıklar, çocuksu gururdan doğan hırçınlıklar, ruhsal çöküntü ve korku… Belleğin ve duyuların yaratıcı gücünün tek besini olacak. Ya dünya, neye döner sen çıktığında? Herhalde hiçbir şey kalmaz şimdiki görünümlerden.

Migrain - A Persian Perfect Circle : Yakın zamanların uzak umutsuzluğu. Ölmüş bir sevdanın ardına yakılan kısa bir ağıt. tüllerinin ardından yaşlı gözlerle etrafı izleyen bir karadul gibi, yalnızlık manifestosu yazarcasına ellerini bir gül bahçesinde unutarak azametle uzaklaştı gitti kalbinden, kısa sürecek bir ağıttı bu, o bilmese de.

Kızgın sıcağı yazın bırakıldı eline dilsiz kuşların ve ölmüş sevdalar, göçüp gitmiş ıtırların koylarıyla birlikte bırakıldı bedelsiz bir yaslar sandalına.

Eksi Ekso - The Choir Will Always Sing : Soğuk. Yalnızca soğuk hatırlıyorum. Camlarına başımı dayadığım otobüsler, hiç ısınmayan ellerim ve ayaklarım. o soğuk melodisinin altında hep bana isyankar gelen bir keman, adından mütevellit güven telkin edici biraz da, çok dinlenmiş ama henüz eskiyememiş. Sarıldığım yorgan kadar, her gün içtiğim su kadar, evimin anahtarı kadar bana yakın, bana gerekli. En Sevilen'lerden.

Satılık, paha biçilmez bedenler, tüm soylarda, tüm dünyada, tüm döllerde, erkeğin dişisinde eşi benzeri olmayan! Zenginlikler fışkırsın, isteyin! Kelepir elmaslar, kaydı kuydu yok! Satılık, yığınlar için kargaşa, meraklısı için sürekli doyum, sadık kızlar ve sevdalı erkekler için acımasız ölüm! Satılık evler ve göçler, sporlar, peri oyunları, eksiksiz rahatlıklar ve gürültü, devinim ve bunların sağladığı gelecek!

Oracles Always Lie - Birds Were Following Him : Haziran'lar , benim güzel Haziran'larım. oyuncu kuşlar tarafından en çok kandırıldığım, kanatlarına binip çok uzaklara uçtuğum, bitmesin diye sayıkladığım uzun geceler, uzun yalanlar.

Siyah tül koridorlarda, izleyip adımlarını ellerinde fenerler ve kağıtlarla dolaşan insanların, üşüşüyor oyuncu kuşlar, seyirci tekneleriyle kaplı bir takımadanın salladığı dubalı köprü üstüne. Sıçrıyor alev çimenler tepenin doruklarına dek.

Glaciers - Blood For The King : Bırakıyorum yalnızca Rimbaud konuşsun savaş baltalarımın yerine..

Ey doğurganlığı zihnin, sonsuzluğu evrenin! …Ey dünya! Ey yeni yıkımların aydınlık şarkısı! .. Açacağım örtüsünü tüm gizemlerin: Dinsel ya da doğal gizemlerin, ölümün, doğuşun, geleceğin, geçmişin, kozmogoninin, hiçliğin... Dörtnala gidedursun yakarış, ışık gürleyedursun..

Goonies Never Say Die - Don't Fight the Fire :
Arşive yakın zamanda katılıp beni mahvetmiş bir joker, oyunbozan. Bu şarkının insan karşılığı olan M'ye yollamıştım ilk, 'bir sigara yakılır böyle şarkıya' demişti. Durur muyum, ben de yakmıştım.

Akşamlar, sabahlar, geceler, gündüzler… Bitkinim! …Bitip tükeniyorum. Mezar bu, solucanlara gidiyorum, iğrenç mi iğrenç! Şeytan, soytarı, çökertmek istiyorsun beni efsunlarınla. Vur diyorum! Bir dirgen darbesi daha! Ver diyorum! Bir damla ateş daha!

I Hear Sirens - This is the last time I'll say goodbye : Post-Rock tanrıları beni kutsadığından beri beni her seferinde heyecanlandıran bir albümün naçizane parçası. müzikle zehirlenerek uyuduğum tuhaf uykularda karşıma çıkan bedensiz karakterlerin, bulutlu yüzlerin sorumlusu, gözlerimi kapatıyorum, sirenleri gerçekten içimde duyumsayana dek.

Biraz serinlik Tanrım, ne olur, ne olur biraz serinlik!


Beast, Please Be Still - Mastodon March, Smilodon Smile : Tüm bu piyanolar, bu üflemeli, vurmalı, yaylı şeytanlar, beni özüme bir yaklaştırıp bir soğutan, küçük küçük araflardan ibaret bu lanet şarkılar. Ritmi, cismi, bedeni değişip, dönüşüp duran, yanıltan, ayıltan.

Çünkü, daima, Ben bir başkasıdır.

Illuminations Mixtape Link :
http://www.megaupload.com/?d=IUDZOJOO

dipnot: italik yazılar Arthur Rimbaud alıntıları. şu sıralar dünyayı onun hayalimistik kulelerinden izlemekteyim. bir mixtape'e bu kadar yazı mı yazılır diyenler olacaktır, neden albümün ismini illuminations koydun'un cevabı belki de, ironik, 'aydınlanıyor' muyuz içimiz mi kararıyor belirsiz.

8.12.10

Ölüm Döşeğinde Yatış



Ölümün döşeğinde yatıyoruz onunla; yere serilmiş incecik bir şilte üzerinde yatıyoruz. Gövdem gövdesinin üzerinde (bilmiyorum ne değin uzun bir süreden beri) başlangıcı fagotların üflediği incecik bir ezgiydi anımsadığım ,bunu ben istemiştim daha çok; o da ılık geniş yumuşaklığı, güneş yanığı sakinliği içinde kabul etmişti benimle birlikte şiltenin üzerine uzanmayı. İşte bitmeyen devinim! Onun içine giren onun da büsbütün içine aldığı gövdemin gergin gücü dolayında, durmadan eritici kıvamda sularını salgılayarak açılıp kapanıyor işte! Böylece karşılıyor devinimimi; öylesine ki düşünemiyorum başka bir şey. Islak ve üzerine güneşin gölgesi düşmüş gövdem onun gövdesinden başka ne ki sanki.

Yüzü yüzümü karşılıyor; ağzıysa akan sular İle kavranılamaz bir koşutluğu sürdürüyor.

İşte bitmeyen eylem: mavi apaydınlık bir gecenin eylemi bu. İşte bitmeyen gerçek, dönen, yayılan, içine girdiğim yayvan yüzey. İşte bütün bir yaz mevsimi çıplak deniz kenarlarında, korularda içimin özdeklerinde birikmiş güç, seni harcayacağım irinlerimi akıtarak, işte durmadan büyüyen, açılan, sonra kapanan sulak ağız. İncecik ölüm döşeği üzerinde (uçucu varlığımın ıssız bir düzey üzerinde durduğu, sonsuzluğunu duyduğu süre değil miydi bu?) kim bilir ne değin ince tahtalardan, bambudan ya da kemiksi, beyaz, yapay bir örgüden dokunmuş; senin öykünü deyimleyebilmek isterdim kanlarımı akıtarak; gövdemin, senin yüzeyinde gerilen yapışıcı gövdemin, kendi öz-ruhunu sonsuz devingen birleşime satmış varlığı ile birlikte.

Diri, sonsuz denizsi varlık! Öykünü yazacağım senin de.

Kademelerin, yapıların, sırtların, unutuşların, solgun görünüşlerin, beklemelerin, yeniden bulmaların, uzun çırpıntılı denizin yarı uykulu yan uyanık öyküsünü. Madem ki parıldayan gövdem tüylerle örtülü güneş yanığı gövdenden başka bir şeyi duymuyor; işte onu betimleyeceğim ben de.

Demir Özlü, 1965

17.11.10



I.

Yazılan, geceleyin, deli bir anı yaşarken, "Ah, şu anda bunları kaleme alabilseydim," dedikten sonra gelen hevesin yağmaladığı düşlem kırıntılarından arda kalanların gündüz satışa sunulmuş halidir.
Yazılan, asla yaşanan değildir.
Yaşanan, o andır. Yazıldığı anda, o an geçmiştir.
Yaşanan o an ile yazılanın zaman boyutları aynı değildir.
O an yazılana geçemez.
Yazılan, yaşananın bir izdüşümüdür, ondan ipuçları taşır.
Yazılan, yaşananın kitabesidir.

Yaşanan gelir önce, sonra yazılır.
Tersini söyleyen de vardır. Mümkündür.
Tersi, düşlemi gerçek sanmaktır.
Tüm zaman ve mekanları ben'e hapsetmektir.
Ben, düşleme dar gelir.
Öyle düşlemden ben'e yar olmaz.
Öyle olursa, yaşanan yazılanın kitabesi olur.

Okuyan, kitabeyi okur.
Yazan, bunu yaşadığından ancak öyle emin olur.

Yazman, bu yüzden trajiktir.

II.

Yazan, yazmakla yeniden yaşayamaz yaşadıklarını.
Yaşananı yazmaya çalışırken yazan, düşleme yelken açar.
Düşlem onu yaşamayı göze alanı çok sever. Bırakmaz.
Yazan, düşleme girmekten hoşnuttur, ister, çok da korkar.
Bir başka bedenle birleşmek gibidir de ondan.
Böyle çoğalır, çoğaldıkça birleşir kendisiyle, bütünleşir.

Ben'e hapsolmadan yaşanmazsa düşlem, karabasan olur.
Yazan, düşleminde düşer, düşer.
Böyle parçalanır, parçalandıkça yiter gider.
Yazan, düşlemde yitip gitmeyi sever.
O düşlemde yaşadığını sanır.
Sanmak onun yaşantısı olur.
Olmak,
yazdıklarıyla
yaşadıkları arasına sıkıştığından,
yoktur.

Zaman boyutlarını örtüştürmeye,
zaman oklarını kesiştirmeye umarsızca çalışır.
Bu yazanı trajik kılar.
Yazılan, trajik olmayabilir.
Olabilir, ama öyle olmayabilir.

Yazmak, bu yüzden, traji-komiktir.

III.

Elde kalan boş bir saman kağıdını
doldurmak kolaydır.

Zor olan, dolu bir saman kağıdını
gecenin bir deli vakti yaşamaktır.

Yaşanan, ancak böyle ölümsüzleşir.
Zaman, ancak böyle yakılır.
Ölüm, ancak böyle yaşanır.

Yazmak, bu yüzden...


30 Ağustos - 28 Kasım 1992, Ankara

Yusuf Eradam

11.11.10

Cin bir süre daha sessiz kaldı. Lokum yemekte olan Dr. Perholt üsteledi:

"Eeee, geriye iki dileği daha varken bir de hamile kalmış. Hamileliğinden dolayı mutlu muydu?"

"Doğal olarak, bir bakıma, mutluydu büyülü bir bebek taşıdığı için. Bir bakıma da, gene doğal olarak, korkuyordu. Çocuğunu güven içinde büyütebilmek için belki de sihirli bir saray, gizli bir saray dilemesi gerektiğini düşünüyordu. Ama istediği bu değildi - çocuk istediğinden bile emin olmadığını söyledi bana. Nerdeyse oğlumuzu yok etmeyi dileyecekti."

"Ama sen onu kurtardın."

"Zefir'i seviyordum. Oğlan benimdi. Şişe içine kıvrılmış bir duman virgülü gibi minik bir tohumdu; büyüdü, büyümesini izledim. Zefir'in beni sevdiğine inanıyorum, oğlumuzun yok olmasını isteyemezdi."

"Belki de kızınızın. Yoksa, kız mı erkek mi olduğunu görebiliyor muydun?"

Biraz düşündü.

"Hayır. Görmedim. Erkek olacağını düşündüm."

"Ama... doğduğunu görmedin mi?"

"Tartışıyorduk, sık sık. Dedim ya, öfkeli biriydi. Tabiat itibariyle. Birden başlayıveren, gökgürültülü, şimşekli bir sağnak yağmur gibiydi. Azarlardı beni. Hayatını mahvettiğimi söylerdi. Sık sık. Sonra yeniden oyunlar oynardık. Ben kendimi küçültür, saklanırdım. Bir gün, onu eğlendireyim diye, kocasının yeni hediye ettiği çeşm-i bülbüle saklandım; büyük bir zarafetle içine girip kıvrıldım. Birdenbire ağlayıp haykırmaya koyuldu: "Keşke seni tanıdığımı unutabilseydim," dedi. Va anında unuttu.

"Ama-" dedi Dr. Perholt.

"Ama, ne?" dedi cin.

"Neden yeniden şişeden çıkmadın? Bu seferkini Hazreti Süleyman mühürlememişti ki-"

"Ona bir iki mühürleme büyüsü öğretmiştim, zevk için. Kendimi ona teslim etmenin bana verdiği zevk, beni teslim almanın ona verdiği zevk için. Kimi insanoğulları da yapıyor böyle şeyler, kelepçelerle, iplerle karşılıklı güç oyunları oynuyorlar. Bir şişenin içinde olmak belirli bakımlardan -birkaç bakımdan- bir kadının içinde olmaya benzer. Öyle bir acı ki, belirli zamanlarda zevkten ayırt edilemez. Bizler ölemeyiz, ama bir şişenin içinde ya da kavanozun boynundan geçerken artık bölünemeyecek kadar küçüldüğümüzde, bir an yok olma korkusuyla titreriz -insanoğulları aşkın doruk noktasına vardıklarında buna "ölüm" adını verirler ya, öyle işte. Şişenin içinde hiç olmak -tohumlarımı onun içine boşaltmak- biraz aynı şey gibiydi. Ona büyülü sözcükleri bir iddia üstüne öğretmiştim.. bir çeşit kumardı. Rus ruleti." dedi cin bu beklenmedik sözcüğü sanki havadan kaparak.

"İşte böyle, ben içerdeydim, o ise dışarda. Ve beni unutmuştu," diye sözlerini bitirdi.

A.S. Byatt
Çeşm-i Bülbülün İçindeki Cin'nden