Kargaşa; darmadağınık notlar, antika kilimleri yakan izmaritler, muz kabuğuna basan sabun köpükleri, sakız çiğneyen betonlar, kasvet marşımı çalan Ramazan davulcuları, kurtarma yazılısı isteyen hayat okulu öğrencileri, intihara teşebbüs edecek cesareti toplayamayanlara kopya verenler, tavanı inceleyen kültürlü beyinler,
Beni zorlamayın, bütün kitabı silmek istiyorum. Çok ciddiyim, her şeyi silbaştan yaratmak istiyorum. Ortalıkta saf saf dolaşan romantiğin, “Evet işte evet buldum, size söylemiştim her şey çok açık” dıye haykırmasını istiyorum. Posta arabasını soymak istiyorum. Cindy Crawford’u soymak istiyorum. Cümbüş istiyorum. Yarın ölecek olan herkesle tanışmak istiyorum. Bulutları salıncak yapmak istiyorum, varsın zincir kopsun. İtiraf ediyorum, hiçbir şey öğrenmeden her şeyi bilmek istiyorum. Görmek istiyorum.
Batık can simitlerine sarılan sığ şarlatanlar, kasık tüylerimize sürtünen televizyon antenleri, araba çöplüğünde çürüyen yaban at hurdaları, testereyle doğranan yaz petunyaları, peşi sıra ürüyen it sürüleri, yontulan imgeler,
Huzur istiyorum. Değişmeliyim… Huzur ve düzen; olanaksız. İkisine de adapte olamayacak kadar geçimsiz bir süredir tadını çıkarıyorum yabancılığın. Şefkat istiyorum. Mayışmak istiyorum. Pencereme çiseyen yağmur damlasıyla evlenmek istiyorum, kadife kumaşın kucağında yalpalamak istiyorum. Zaman istiyorum, ferahlamak istiyorum.
Gece yarısı konukları, yırtık dondan fırlayan bekçiler, pis kokan çarşaflarda dizkapaklarıma batan raptiyeler, dişçinin bekleme odasında yankılanan yelkovan tiktakları, çığırından çıkan buharlı tren, bağırsaklarımda patlayan balkabağı, hesap soran yargıçlar, küveti taşıran çan sesleri, gaipten gıcırtılar, manifestolara sızan tarih dersi,
Çandarlı Halil İbrahim Paşa’nın haksızlığa kurban gittiğine inanıyorsanız 900 968 368’ı tuşlayabilirsiniz. Çandarlı’nın kim olduğunu bilmiyorsunuz sevdiğiniz kadını ya da adamı arayın. Sizin bok yoluna gittiğinize inananlar 900 x 968 x 368’ı ararlar… Salonumda bir şişe var, içindeki notta “Düşlerini Kaybetme” yazıyor. Birinin gelip o şişeyi kırmasını istiyorum. O birisinin birisi olmasını istiyorum, adını söylemem.
“Hadi gidelim” demek istiyorum. “Gel koluma gir. Beni bu dipsiz kuyudan çıkar, çıkar ki seni yukarı çekebileyim. Trenden inince başka bir şehirde oluruz, sıkılırsak yine bir trene bineriz. Yeterince yürürse insan her yere, bedava giden bir taşıt bulur.”
bi’ deri bi’ kemikle kayın doyuran katıksız hasretler, silik sevda çağrıları, bıkkın gözlerin girdaplarına yelken açan veda valsleri, çatlak duvarların melankolik desenleri, zırhlanan tebessümler, sürülen gözyaşları, çamura sıvanan yıldızlar,
Küçükken bayıla ayıla gittiğim ama bugün içimi daraltan çocuk parkını yeniden bayılarak görmek istiyorum. Dükkanından şeker çaldığım için bakkal amcanın kulağımı çekmesini istiyorum. Dün doğan kardeşimi kıskanmak istiyorum. Pastel boyalarımla misafir odasının duvarını boyamak istiyorum. ’Niye’ diye sorduğum ilk günün yarın olduğu güne dönmek istiyorum. Şaşkınlıktan mutlu olmayı aklıma bile getirmemek istiyorum. Koşmak istiyorum.
yitik geçmişlerde kötürüm kalan plastik askerler, zifte bulanmış yamyassı kedi yavruları, kabuslarca kararan peri masalları, deprem kuşağında kaydıraklar, buruşuk labirentlerde zıpzıplayan yo-yolar, naaşı bataklıklara verilen sevimli ihtiyarlar,
Puşt olmak istiyorum, emek vermeden elde etmek istiyorum. Yayıldığım patron koltuğunda dönerken “N’aber len! Beni hatırladın mı?” demek istiyorum. Araklamak istiyorum, şike yapmak istiyorum. Atletlere çelme takmak, mahallenin dayısına omuz atmak istiyorum. Dengeler güç üstüne kurulu, ipin üstünde yürümek istiyorum. En nihayet, tümünden sıkılıp şimdiki halime dönmek istiyorum…
irkinç istilalar, zincire lehimlenmek, kaynaşan iskeletler, tahripkar gaz odaları, pas tutmuş yakamozlar, paraşütü açılmayan atmosfer melekleri, köprübaşı tutan irikıyım haydutlar, adımlarını sayan kaçaklar, davetkar kancıklıklar, çirkinlik ve mahkumiyet, kıyımın can damarını oluşturuyor.
------------------mutlak sevgi------------------
------------------yılların dostluğu------------------
------------------ıssız adaların huzuru------------------
------------------kusursuz muhabbetler------------------
-------------telefonu suratına kapayan utangaç flörtün masumiyeti-----------
------------------imparatoriçenin ihtişamı------------------
------------------cengaverlerin cesareti------------------
------------------nehirlerin kendiliğindenliği------------------
------------------idollerin yüceliği------------------
------------------asilerin genç öfkesi------------------
------------------mucitlerin sabrı------------------
------------------ermişlerin bilgisi------------------
------------------doyumsuz seks------------------
------------------evrensel özgürlük------------------
------------------yaratıcının kudreti------------------
------------------ve O kadının aşkı, kalbim------------------
Hepsi, karşı balkondaki çamaşır ipine asılı.
Ben sırtımdaki bıçaklara dokunabilirim. Yara bere içindeyim, vücudumu okşuyorum. Korkmuyor muyum? Hayatım boyunca tanıdığım en güzel kadın –ben bir hilkat garibesiyim- diyerek beni yatağından kovdu! Ama şairler, çocuklar ve akşamcılardan çok şey öğrendim. Gördükleriyle yetinenler sonsuzluğu sayarlar. En yakın arkadaşlarım tünel kazan denekler. Kargaşayı yayınlamak istiyorum insanlar, ölmek istemiyorum…
Toprak Artu
«"Tüm konuştuklarım arasında sadece onunla konuştum; ve diğerleriyle konuştuysam sırf onun yüzünden, onu unutuşum dâhilinde."»
31.8.10
19.7.10

- kapat şu bayat melodiyi, içim sıkıldı.
- dur, dur canımı yakıyorsun. tarayamadığın saçlarının hırsını benden çıkarmasana!
- senden adam olmaz nükhet. dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun kuzum,
aynı yorgunluklara, aynı tuzlu denizlere inip inip serinletemediğin ayaklarına.
ilgisiz alakasız adamların uzak karasularına.
- konu bu değil. bak sana ne diyorum, bir hikaye okudum ve her şey aydınlandı o an. buydu işte, benim günlerdir, haftalardır hissedip de sözcüklere dökemediğim. o'na da okuttum, okuması şarttı, o'ndan da bahsediliyordu çünkü. dilimin ucuna kadar geldi, ikimizin hikayesini yazmışlar diyecektim,diyemedim. korktum.
***
elimde bir ıslaklık hissettim, irkildim, köpeklerden biri gelmiş elimi yalıyordu. bulunduğum düşten sıyrılıp şimdiki zamana döndüm, bahçedeki otların kokusu içimi serinletti, tanıdık makamlardaydık.
bak, nihavend longa çalıyor dedi babam. biliyorum demekle yetindim. güldüm. kahkahalarla güldüm. elimdeki şarap kadehini çatlatırcasına sıkarak.
29.6.10

-kimsin?
-ben senin vazgeçtiğin kızla evlenmesi, yol ağzında seçmediğin yoldan gitmesi, bıraktığın kuyuda suç içmesi gereken kişiyim. bir seçim yapmamakla benim seçimime de engel oldun.
-nereye gidiyorsun?
-senin karşına çıkacak olana değil,başka bir hana
-bir daha nerede göreceğim seni?
-senin asılacağın dar ağacından başka bir dar ağacında sallanırken...elveda!
Italo Calvino - kararsızın öyküsü' nden..
23.6.10

Koşuyorum, koşuyorum pamuk şekerlerden yapılma bir düşe düşeceğimi sanarak. Öyle olmuyor oysa, svanmkajer'in çamur insanları gibi grotesk bir güzelliğim var düşümde, ama bunun farkında değilim. Kendimi Greta Garbo sanıyorum. Bir yandan kiraz yerken bir yandan ''bloody mondays, strawberry pies'' izliyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılarım, neden oradalar? Görse nefret eder diyorum, evet evet, topukluları hiç sevmez o. Her yanımdan ter akıyor. O kadar sıcak ki, bunun bir düş olduğunu buradan anlıyorum. Kirazları sıkıyorum parmaklarımın arasında, sularını beyaz giysime yüzüme gözüme bulaştırıyorum. Gözlerimi açık tutmaya zorluyorlar. Bu rezaleti izlemeliyim sonuna dek. Greta Garbo olmakla çamur kadın olmak arasındaki kalın, kapkara çizgiyi gözüme sokuyorlar. Asıl terörün öldürmek değil ölmek olduğunu anlamıyorlar. Etrafımda tornavidalar, makaslar, bir sürü paslı eski alet. Az sonra paslanmanın diyalektiğini tartışacak gibiyim adını unuttuğum o 16 yaşındaki katille. Ona paslı tornavidayı alıp öldürdüğü ilkokul çocuklarını geri vermesini söyleyeceğim. O ise yüzüme bakıp şöyle cevap verecek,
- pazartesileri kimse sevmez. canım sıkılıyordu,bu yüzden ateş açtım.
13.6.10

Şair, sazını eline al... Evet ama, sabah gazeteni okuduktan sonra, saçmalıkları ve bağışlanmayacak pislikleri gördüğünde ve yalnızca askerlik süresine ve Fas savaşına karşı çıkıp, sözde, ihtiyatları itiatsizliğe iten kişiler, bilinmeyen yerlerde otuz yıl, on yıl hapislere çarptırıldığında, bütün bunlara duygulanmak gibi olağanüstü bir yüzsüzlük göstermek yerine, çeneni kapa!
... Şiir yericilerin çok kullandıkları bir formüle göre, kullanım sırasında eşdeğerlilik kazanan ‘şiirsel çözümler’ ya da ‘mizahi çözümler’, hiç de gülünç olmayan anlamsızlıklardır: yeteneksiz kimselerin küçük taklalarına benzerler ve terimlerde çelişki yaratmaktan başka bir. şeye yaramazlar. Yenilerde, kaçış vb. kavramlardan yana olanlar ise, üçüncü sınıf öğretmenlerinin kelime hazinesinden topladıkları bu bayağı aptallıkları, lirik olduğunu sandıklan bir biçimde kullanarak eski etkinliklerine kavuştular. Gezgin satıcılar, biraz, şu matematik anahtarlarını andıran diziyle, tabldottaki beyni sulanmışlıklarla, gezgin satıcılıklar ve sahte şiirlerle tükenmiş bir gençlik, ve boyuna, yinelemenin soslarıyla lekelenmiş bir sistemin peçetesinin düğümlenmesi... Gülmecenin şiir için olumsuz bir koşul olarak kabul edilmesi, açıklıktan uzak bir deyiştir; fakat bu, şiirin olabilmesi için, mizahın, önce karşı şiir soyutlamasını gerektirdiği anlamına gelmektedir. Birden, bir makara iplik, mizahın içinde yaşama kavuşur, eğer şairseniz onu, ansızın güzel bir kadın ya da şarkı söyleyen mercanlar içinde dalgaların fısıltısı haline getirirsiniz; gülmecenin şiirin şartı olmasında dolaylı olarak söylemek istediğim işte buydu. Lautrea-mont’u saymazsak, büyük şairlerde ne büyük bir mizah vardır!
Özü fırtına olan şiirde, her imge bir tufan yaratmalıdır.
Eğer gerçeküstücü yöntem uyarınca kederli budalalıklar yazıyorsanız, ortaya çıkacak olan yalnızca kederli budalalıklardır.
Louis Aragon
1.6.10

"cayır cayır yanan alnımı okşamak için açılan ve dokunur dokunmaz ateşini alan o dost kollarına bininci kez neden geri dönüyorum? bilmiyorum gizli yazgını , ilgimi çekiyor seninle ilgili ne varsa. iblisin barınağı mısın değil misin, haydi söyle bana? söyle bana...
...söylemelisin bana, çünkü sevindirecek beni, insanın cehenneme bu kadar yakın olduğunu bilmek."
Lautréamont
2.5.10

Önce kendimi uçurumdan attım ve bir martıya dönüştüm.
Uyandım. Saat 3:25. Yanımdakini uyandırdım.
- Kalk gidiyoruz.
- Ne?
- gidiyoruz dedim.
- Nereye? Delirdin mi?
- O ağacın altına. Yekta olmaya.
Yırtıp atıyorum bu sayfayı. Umutsuzlukla farkediyorum ki anlatmak için öldüklerimiz, karşısında en çok dilimizin tutuldukları.
Şimdi, başka bir gecedeyim.
- hangi ülkeye gitsem eflatun diyorum.
- tamam, sevdim bunu. aklımızda tutalım.
ikinci perde:
Kadın keyifle zarları birbirine vuruyor,şansı dönmüş... Eskiden aşina olduğu bir çift göze doğru gülümsüyor... Ağızlarda çikolata tadı... Serin ve civcivli akşamları İstanbul'un... Nazikçe : birer sigara daha?
Birisi koluma dokunuyor. Yerimden sıçrıyorum. O son sigaralarla birlikte kağıda, elime, önümdeki kahveye, çok sevdiğim sarı bluzume, her yere kırmızı mürekkep bulaşıyor. Aklıma kırmızı mürekkep sıçrıyor. Adam ne yazdığımı soruyor, ben floresan ışığın beni çıldırttığını söylüyorum. Biletime bakıp gidiyor sonra.
son perde:
Klişelerden neden kurtulayım? Ben de diğerleri gibi kıskandığım kadınlar kadarım.
Seni o kitaplarda okuduğun ve sevdiğin kadınlar gibi soyacağım, bir adamı soya soya çekirdeğine inmek neymiş, ben de öğreneceğim söz. Sana hiç duymadığın şarkılar dinleteceğim, bilmediğin dillerde bilmediğin sözcüklerle geleceğim ansızın. Kapına kimsesiz kitaplar bırakıp kaçacağım, yerli yersiz saatlerde alarmım çalacak, kalkıp senin için bir sigara yakacağım.
Efkar, fikrin çoğuludur. Düşündüm, içinden çıkamadım.
Bu gece.. Bu gece ne mi olacak? Düşüme Yekta girecek ve avazı çıktığı kadar bana William Blake okuyacak. Bu ne kadar sürecek bilmiyorum çünkü Yekta yorulmaz, o sonsuza kadar annesini bekleyecek. Ama biliyorum ki o okuduğu müddetçe ben bir gün ansızın uyanacağım, atladığım uçurumun serinliği çarpacak yüzüme. Sonra martının kanatları yüzümü okşarken, yerle yeksan olmadan hemen önce, işte o zaman gerçekten varolduğumu bileceğim.
Çünkü ben Nükhet Seza'yım. O ev ile doğdum, yaşadım ve bu yüzden ilk ben öldüm. Sizden önce öldüm, Yekta'dan önce öldüm, Neyir'den önce öldüm, babamdan önce öldüm..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)