17.11.10



I.

Yazılan, geceleyin, deli bir anı yaşarken, "Ah, şu anda bunları kaleme alabilseydim," dedikten sonra gelen hevesin yağmaladığı düşlem kırıntılarından arda kalanların gündüz satışa sunulmuş halidir.
Yazılan, asla yaşanan değildir.
Yaşanan, o andır. Yazıldığı anda, o an geçmiştir.
Yaşanan o an ile yazılanın zaman boyutları aynı değildir.
O an yazılana geçemez.
Yazılan, yaşananın bir izdüşümüdür, ondan ipuçları taşır.
Yazılan, yaşananın kitabesidir.

Yaşanan gelir önce, sonra yazılır.
Tersini söyleyen de vardır. Mümkündür.
Tersi, düşlemi gerçek sanmaktır.
Tüm zaman ve mekanları ben'e hapsetmektir.
Ben, düşleme dar gelir.
Öyle düşlemden ben'e yar olmaz.
Öyle olursa, yaşanan yazılanın kitabesi olur.

Okuyan, kitabeyi okur.
Yazan, bunu yaşadığından ancak öyle emin olur.

Yazman, bu yüzden trajiktir.

II.

Yazan, yazmakla yeniden yaşayamaz yaşadıklarını.
Yaşananı yazmaya çalışırken yazan, düşleme yelken açar.
Düşlem onu yaşamayı göze alanı çok sever. Bırakmaz.
Yazan, düşleme girmekten hoşnuttur, ister, çok da korkar.
Bir başka bedenle birleşmek gibidir de ondan.
Böyle çoğalır, çoğaldıkça birleşir kendisiyle, bütünleşir.

Ben'e hapsolmadan yaşanmazsa düşlem, karabasan olur.
Yazan, düşleminde düşer, düşer.
Böyle parçalanır, parçalandıkça yiter gider.
Yazan, düşlemde yitip gitmeyi sever.
O düşlemde yaşadığını sanır.
Sanmak onun yaşantısı olur.
Olmak,
yazdıklarıyla
yaşadıkları arasına sıkıştığından,
yoktur.

Zaman boyutlarını örtüştürmeye,
zaman oklarını kesiştirmeye umarsızca çalışır.
Bu yazanı trajik kılar.
Yazılan, trajik olmayabilir.
Olabilir, ama öyle olmayabilir.

Yazmak, bu yüzden, traji-komiktir.

III.

Elde kalan boş bir saman kağıdını
doldurmak kolaydır.

Zor olan, dolu bir saman kağıdını
gecenin bir deli vakti yaşamaktır.

Yaşanan, ancak böyle ölümsüzleşir.
Zaman, ancak böyle yakılır.
Ölüm, ancak böyle yaşanır.

Yazmak, bu yüzden...


30 Ağustos - 28 Kasım 1992, Ankara

Yusuf Eradam

11.11.10

Cin bir süre daha sessiz kaldı. Lokum yemekte olan Dr. Perholt üsteledi:

"Eeee, geriye iki dileği daha varken bir de hamile kalmış. Hamileliğinden dolayı mutlu muydu?"

"Doğal olarak, bir bakıma, mutluydu büyülü bir bebek taşıdığı için. Bir bakıma da, gene doğal olarak, korkuyordu. Çocuğunu güven içinde büyütebilmek için belki de sihirli bir saray, gizli bir saray dilemesi gerektiğini düşünüyordu. Ama istediği bu değildi - çocuk istediğinden bile emin olmadığını söyledi bana. Nerdeyse oğlumuzu yok etmeyi dileyecekti."

"Ama sen onu kurtardın."

"Zefir'i seviyordum. Oğlan benimdi. Şişe içine kıvrılmış bir duman virgülü gibi minik bir tohumdu; büyüdü, büyümesini izledim. Zefir'in beni sevdiğine inanıyorum, oğlumuzun yok olmasını isteyemezdi."

"Belki de kızınızın. Yoksa, kız mı erkek mi olduğunu görebiliyor muydun?"

Biraz düşündü.

"Hayır. Görmedim. Erkek olacağını düşündüm."

"Ama... doğduğunu görmedin mi?"

"Tartışıyorduk, sık sık. Dedim ya, öfkeli biriydi. Tabiat itibariyle. Birden başlayıveren, gökgürültülü, şimşekli bir sağnak yağmur gibiydi. Azarlardı beni. Hayatını mahvettiğimi söylerdi. Sık sık. Sonra yeniden oyunlar oynardık. Ben kendimi küçültür, saklanırdım. Bir gün, onu eğlendireyim diye, kocasının yeni hediye ettiği çeşm-i bülbüle saklandım; büyük bir zarafetle içine girip kıvrıldım. Birdenbire ağlayıp haykırmaya koyuldu: "Keşke seni tanıdığımı unutabilseydim," dedi. Va anında unuttu.

"Ama-" dedi Dr. Perholt.

"Ama, ne?" dedi cin.

"Neden yeniden şişeden çıkmadın? Bu seferkini Hazreti Süleyman mühürlememişti ki-"

"Ona bir iki mühürleme büyüsü öğretmiştim, zevk için. Kendimi ona teslim etmenin bana verdiği zevk, beni teslim almanın ona verdiği zevk için. Kimi insanoğulları da yapıyor böyle şeyler, kelepçelerle, iplerle karşılıklı güç oyunları oynuyorlar. Bir şişenin içinde olmak belirli bakımlardan -birkaç bakımdan- bir kadının içinde olmaya benzer. Öyle bir acı ki, belirli zamanlarda zevkten ayırt edilemez. Bizler ölemeyiz, ama bir şişenin içinde ya da kavanozun boynundan geçerken artık bölünemeyecek kadar küçüldüğümüzde, bir an yok olma korkusuyla titreriz -insanoğulları aşkın doruk noktasına vardıklarında buna "ölüm" adını verirler ya, öyle işte. Şişenin içinde hiç olmak -tohumlarımı onun içine boşaltmak- biraz aynı şey gibiydi. Ona büyülü sözcükleri bir iddia üstüne öğretmiştim.. bir çeşit kumardı. Rus ruleti." dedi cin bu beklenmedik sözcüğü sanki havadan kaparak.

"İşte böyle, ben içerdeydim, o ise dışarda. Ve beni unutmuştu," diye sözlerini bitirdi.

A.S. Byatt
Çeşm-i Bülbülün İçindeki Cin'nden

26.10.10



İki saat oldu, çok değil, mutlaka gelecek, biliyorum gelecek. Verdiği
sözde durmamazlık edecek değil ya... Canım, iki saat bekletti diye, hakkında
binbir türlü kötü düşünceye dalmak haksızlık olur. Evet evet, haksızlık
etmemeli. Kentin bu uzak kuzey ucuna gelmek adamakıllı zaman alıyor. İlk kez
gelecek buraya. Belki de yanlış bir otobüse binmiştir. Ben bile burada
oturmazdan önce, kaç kez yanlış otobüslereden inip, başka yanlış otobüslere
binmedim mi? Neredeyse iki haftamı almıştı yolu, durakları ve burayı öğrenmek. Buralarda insanların yaşadığını bile bilmezdim o zamanlar. Üst üste dizilmiş küçük, daracık kutularda bir soluk hava, bir damla güneş, bir saksı çiçekle yaşamak bir insan içinse, onlar yaşıyorlar bu uzun blok evlerde; ölmeden canlı kalma süresini uzatıyorlar.

Kadınların silecek camları az bu evlerde. Çocukların emekleyeceği odalar küçük. İnsanların seviştikleri odaları ayıran duvarlar incecik. Su boruları sımsıkı yakın. Balkoncuklar bu sıcakta katlanılmaz bir işkenceyle birbirlerini omuzluyorlar. Sevişmenin ıslak fısıltıları, ince duvar ayrımlarından, tavandan, tabandan ılık ılık yayılıyor; ama acının tek ilmeği sızmıyor ne aşağıdaki, ne de yandaki kutulardan. Acaba hiç mi acı çekmiyor,sık sık sevişen komşularım? Yoksa acının sessiz mi çekilmesi gerekiyor? Sesi olmayan acı var mı? Çığlıksız acı çekilir mi?

"KANIM COŞMUŞ AKIYOR SANIRIM ARA SIRA,
BİTMEZ HIÇKIRIKLARLA AKAN ÇEŞMELER GİBİ.
DUYARIM AKTIĞINI UZUN ÇAĞLAYIŞLARLA,
YOKLARIM BULMAK İÇİN AĞRIYAN YERLERİMİ."


İki saat otuz altı dakika oldu. Neden gelmiyor? Yollarda başına bir
şey gelmiş olmasın? Yok canım, koskoca kadın, ne gelebilir ki başına? Öyle
ufak-tefek, öyle ince, öyle narindir ama, gerektiği zaman kendisini korumasını
çok iyi bilir. En güzel yanlarından biri de bu değil mi: Korunmaya gerek
duymayan yetişkin kadınlardan o.

Belki de evden çıkarken bir şey oldu. Annesi hastaydı, belki
ağırlaşmıştır aniden. O telaş içinde bana nasıl haber ulaştırsın kızcağız.
Annesi ağırlaştıysa, nasıl da üzgündür şimdi. Gözlerinde ela tedirginlikler,
ince boynunda sık sık yutkunmalar. Dudak kenarındaki o güzelim yetişkin
çizgileri belirginleşmiştir, parmakları arasında bir sigara, püfleyip
duruyordur dumanı burnundan...

Ama sonunda, ne olursa olsun sonunda çıkıp gelecek biliyorum. Belki
gecikerek, ama mutlaka bugün gelecek.

Onu ilk bulduğum günkü giysiyle; mavi, ince, tiril tiril elbisesi ve
sandaletleriyle gelecek. Küçük, askısı uzun çantası omzunda olacak. İlerde, şu
görünen otobüsten inecek, önce biraz şaşkın çevreye, sonra başını kaldırıp, bu
uzun, zevksiz bloklara bakacak. Tek tek katları tarayacak ve gözleri 14. katta
duracak. Ben, burada, bu balkoncukta onu beklerken, gözlerimiz buluşacak.
Gülmeyeceğiz birbirimize. Bizim gibi insanların gülmeye gereksinimleri
olmaz... Yıllardır birbirimizi tanıyor, yıllardır birbirimizi beklemiyor
muyuz?.. Gösterişsiz, katıksız bir sevgi bizimkisi. Daha çok kan kırmızısı,
delik deşik, yüreğine yıllardır çivi saplanmış, elektrik tadında, tırnakları
teker teker sökülmüş bir özlem bizimkisi...

"KENTLERİN ORTASINDA, İÇİNDE TARLALARIN,
İLERLER ÇEVİRİP SOKAKLARI ODALARA.
GİDERİR SUSUZLUĞUNU TÜM YARATIKLARIN
BOYAYARAK DOĞAYI BAŞTAN BAŞA KIZILA."


Sonra, sakin, kararlı adımlarla 3-C Bloğu'na doğru yürüyecek. Ben de o
sırada merdiven aralığına çıkacağım. Asansörün önünde dikilip, bekleyeceğim.
Tek tek izleyeceğim asansörün katları tırmanışını ışıklı tabloda. Önce birinci
kat, sonra ikinci, üç, dört ve beş... 14'te duracak asansör. Kapı açılacak, o
inecek. Bakışacağız gülümsemeden: Yılışıp, gülümsemenin kanadına sığınmadan bakışacağız... Ne kadar sade, ne kadar sağlıklı, bu yüzden ne kadar güzel diye düşüneceğim. Tıpkı yıllardır, tam otuz altı yıldır beklediğim gibi; olgun ve taptaze.

"HANİ SICACIK, ESMER, ADAMI BÜYÜLEYEN,
BİR ONA YAKIŞAN GÜZELLİKLER GERDANINDA.
İRİ, UZUNCA, DİŞİ; BİR AVCI GİBİ YÜRÜYEN,
SUSKUN, GÜLÜMSEMELİ GÖZLERİ BİR NOKTADA."


Sonra benim oturduğum o küçük kutuya gireceğiz. Hiç konuşmadan ve
gülümsemeden, sıcacık, sevgi dolu, hücre çekirdeklerimize kadar güvenli,
vefalı ve inançlı... Hiç dokunmadan, çoktan orgazm olmuş olarak. Odaların
ikisini gezip, balkonlu odada karar kılacak ve ben de onu izleyeceğim.
Kanapeye oturacak, ben de yanına. O bir sigara çıkarıp, yakacak, ben de
hazırladığım plak çalsın diye "play" tuşuna basacağım plak-çaların. Bob
Dylan'ın sesi dolacak odaya: "Hey Mr. Tambourine Man". O İngilizce bilmediği halde bana bakıp, "Acıyı tanıyan adam işte buydu" diyecek. Sesi tıpkı beklediğim gibi ne incecik, ne de çok kalın, dingin, güvenli olacak. Başımı sallayacağım.

Saçlarına ve küpelerine bakacağım. Mavi. Ne kadar sade ve zevkli
olduğunu düşünüp yeniden gururlanacağım. Yıllardır onu beklememe değdi
diyeceğim. Nasıl mutlanacağım, nasıl büyüyecek yüreğim, nasıl
heyecanlanacağım... Sevinç dolu dizgin kulaklarımdan girip, içimde çığlıklar
atacak. Çığlıklar sivri köşeli üçgen ses dalgaları olup dağılacaklar içimde.
Çığlı çığlık sevinç dolacağım. Bir Derviş, bembeyaz entarisi, uzun kavuğu ve
kapalı gözleriyle, Bob Dylan'ın müziğine eklenip dönmeye koyulacak. Dönecek,
dnecek, dnecek, dönecek.. Benim başım dönse de, Derviş hiç durmadan dönecek. Bu müzik size biraz yabancı, temposu da hızlı diyeceğim. Dönmesine ara vermeden güzel, duru yüzüne bir gülümseme takıp, hiç konuşmadan "bu müzik ve tempo tam bana göre" diyecek. Sonra Bob Dylan ağız armonikasına gömülüp, dünyanın en güç işini rahatlıkla yapacak: Acının ve sevincin çığlıklarını dolayacak saçlarından birbirine: Crazy Sorrow.

Ben, Derviş ve Bob Dylan, en mutlu üç erkek çığlık çığlığa döneceğiz
uzun bir süre. O yeni bir sigara yakıp, "Dönmek, böyle müzikle dönmek mutluluktur." diyecek. Ben onun Derviş'i görmesinden şaşkınlığa düşmeyeceğim. Tabii görecek. Onu bunca yıl boşuna mı bekledim?

"Hey Mr. Tambourine Man / Play a song for me
I'm not sleepy / And there's no place I'm going to..."

"ÇEKER BENİ MÜZİK DERİN SULAR GİBİ BAZEN
DOĞRU SOLGUN YILDIZIMA
ESMER GÖKLER, MAVİLİKLER ALTINDA DURMADAN
YALKEN AÇARIM UFUKLARA."


Sonra çay içeceğiz, kırmızı, güney kokulu.

Her gün oluyormuş gibi, ilk kez sevişeceğiz. Vücudundaki güneş
yanığını, beyaz kalmış yerlerinden fark edeceğim, güneşin vitaminini emeceğim. Dünyanın en doğal şeyi gibi, en yasak sevişmeyi uzatacağız. Utangaç olmadığı halde gözleri kapalı sevişecek o. Aynı anda beraber orgazm olacağız.

Sonra benim gömleğimi giyip, bacakları çıplak balkona çıkacak. 14.
katın balkonu aşağıdan görülmez.Gömleğimin altında çıplak olduğunu bir tek ben bilerek, sevgiyle bakacağım.

Geri dönüp, bir sigara yakarken, çantasında bir kitap çıkartacak.

"Senin için yıllar önce almıştım" diyecek. Sesindeki çığlıklı sevgiyi bir ben, bir de o duyacak. Kitaba uzanırken onun "Baudelaire Şiirleri" olduğunu çoktan anlayacağım. Bendekini de ona vermek üzere kitaplığa uzanırken elimi tutacak. Gözleri yaşsız, sırılsıklam ağlayarak, "Neden böyle bulunması güç bir yerde yaşıyorsun?" diyecek. "Koskoca otuz altı yıl aradım bu adresi, hiç değilse adın, numaran telefon rehberinde olsaydı, daha önce bulurdum seni." Gözlerine bakıp, çünkü telefonum yok diyeceğim. O çıkarıp yıllar önce bir lokantada, kağıt peçeteye yazdığım şeyi gösterecek.

Acıyı tanıyan öbürü
Kuzey Mahallesi, Son Durak,
Blok 3-C Ankara

Onun ıslatmayan gözyaşları akacak içime, elini uzatıp, benim içimden
silecek onları. Bob Dylan yeniden aynı şarkıyı, içimizi kat kat bölen, tırnak
tırnak kazıyan, uçuk mavi boyayan ağız armonikasını çalacak. Böyle ağız
armonikası çalabilen başka hiç kimse olmayacak. Armonikadan yayılan acının
sevinçle karışık çığlıkları sigara dumanı gibi usul usul, dönerek yaklaşacak.
Yılların deneyimiyle bu çığlıkların yükünü karşılamaya hazırlanacağım. Bunun
sancısını hiç kimse durduramaz, hiçbir ilaç, hiçbir ilaç, hiçbir alkol. İşte
geliyor, dayanmalı, geçene kadar, ikinci çığlık gelene kadar yeniden
hazırlanmalı...

Ölmemeye denk düşen bu çığlıkların ve sancıların sağnağına cesurca ve
kaçınılmaz biçimde yüz yüze karşı durmalı. Tıpkı şimdiye dek olduğu gibi. Ama
birden fark edeceğim ki, çığlık ikiye bölünmüş, yarısı gidip onun o incecik,
zarif kadın bedenine yayılmış. En çok da dalağına: Bütün beyaz hücreleri acılı
salgılanıyor.

Acı azalınca, sevince yer açılacak.

Ve beyaz entarili Derviş yeniden gelip dönmeye başlayacak. Aynı güzel,
aynı rahat, aynı sevgili dingin yüz. Dönecek, dönecek, dönecek...

Ağlıyor mu, ne?

Dervişler ağlar mı, onlar iç dengelerini çoktan kurmuş dünyalılar.

"ARADIM SEVİLERLE BİR UYKU UNUTTURAN
İĞNELİ YATAK OLDU SONUNDA SEVİ BANA
KAN İÇİRMEK ÜZERE BU TANRISIZ KIZLARA!"


Off, nerede kaldı? Beş saat de gecikilmez ki. Şimdiye kadar
gelmeliydi.

Gelmeli artık, bugün gelmeli.
Vaktim var, beklerim.
Sahi, Dervişler de ağlar mı?

Buket Uzuner
Ankara, 1984


* Şiirler Rainer M. Rilke'den alınmıştır.

8.10.10



gözlerimi aralıyorum hafifçe, lütfen artık tavandan yüzler damlamasın. hasta gibiyim, yoksa gerçekten hasta mıyım, sol elimi kaldırıyorum önce, yüzüme yaklaştırıyorum, alnımı elliyorum, olağandışı bir şey yok. lakin her şey toz rengi bir tülün ardından belirir gibi, fırtına öncesi bir sessizlik hissediyorum ama yine de emin olamıyorum, fırtına sonrası da olabilir mi? ben neyin savaşından çıkmışım da bu denli yorulmuşum. başımı sağa doğru çeviriyorum. kırmızı masanın üstü her zamanki gibi keşmekeş, dibi lekeli bardaklar, yarım kalmış tozlanmış sular, birkaç elektronik aygıt, içinden kaçıncı defa illuminate my heart,my darling çaldığını hatırlayamadığım bilgisayarım, annemin bana yazdığı yemek tarifleri defteri, benim kendi not defterim, tutunamayanlar. gözüm kitaba ilişince hızla kafamı çeviriyorum, içimde bir şeyin sızladığını duyumsar gibiyim. dışarıda bir kargaşa var, apartmanın sigortası mı atmış ne,insanlar ellerinden alınan 'aydınlanma' hakkının olabildiğince çabuk geri verilmesi için koparıyorlar bu patırtıyı sanırım, evet karanlığı hatırlıyorum ve kalkıp mum yaktığımı da,ne kadar zaman önce olduğunu kestiremiyorum lakin, arada bir film izlediğimi, bir rüya gördüğümü ve onunla konuştuğumu hatırlıyorum, bunca zaman içinde o ufacık mumlar nasıl bitmemiş?

güçbela çıkıyorum yorgan,battaniye ve kat kat giysinin altından. kim ne ara örtmüş bunca şeyi benim üzerime? içlerim titriyor, dudaklarım kupkuru, ellerim sararmış yaprak gibi, bir darbede hışırtı ile bin parçaya bölünecek. yatağa girişimi ve diğer hiçbir şeyi an'sımıyorum, hepsi masmavi ışıklar içinde boğulup gitmiş. üzerimde ne var diye bakıyorum, pijamalarım, rahatlıyorum biraz. kendime eğilirken saçlarım kaplıyor birden her yanı. bir gün uzamış bunlar yeter dediğim diğer gün daha uzamalı diye söylendiğim kıvırcık yığını boynumdan, omuzlarımdan, dolandığı kolyeden sıyırıp tepemde topluyorum, bu kadarcık hareket bile yoruyor beni yeniden. hiç yapmadığım bir şey yapıyorum elimi uzatıp masadaki her şeyi yere fırlatıyorum birden. sandığımdan daha büyük bir gürültü çıkınca utanıyorum. ev uyuyor çünkü. ama uyumayan biri var. sürekli benimle konuşan biri. en başından beri yatağın karşısındaki kanepeden beni izliyor. sigara üzerine sigara yakıyor, yüzünde bilmiş bir bakış, dudaklarında müstehzi bir gülümseme var, onu görmezden geldikçe artıyor bu. bir şey söylemeye hazırlandığını hissediyorum, ağzını aralayıp aldığı nefesi duyduğum anda kendimi odanın dışında atmak isteğiyle ayağa kalkıyorum, başım dönüyor, tansiyonuma bir dakikalık saygı duruşu. ve yine tavana bakar buluyorum kendimi, bu kez sol elimi bile kaldıramıyorum. o ise bulduğu bu boşluktan ustaca yararlanmayı bilerek beklediğim cümleyi söylüyor,

- bunu sen istedin.

ah bir konuşabilsem. ben sesimi kaybettiğimden endişelenmeye başlarken tozlanmış sulara ilişiyor gözüm. alıp içiyorum birini. boğazımı acıtıyor, su değil, ne bu?

- bu şehirde bu mevsim ilk yalnızlığın. son olmayacağını ikimiz de biliyoruz. o buz gibi ellerini alıp nereye kaçacaksın nükhet?

- allah aşkına sus. bunu ben istedim, benim cezam bana yeter, bir de sen çıkma başıma.

yatağa giriyorum yeniden, yorganı tepeme çekerek. ağlasam ne rahatlarım ama ağlamak bile başka bir zamana aitmiş gibi şu an. hiç ses yok. bilgisayarın şarjı sonunda bitmiş, davetsiz misafirim gitmiş, elektrikler gelmiş, insanlar susmuş. bir tek odamdaki saatin sesi geliyor. takriben 2 dakika saniyeleri sayıyorum sonra başlıyorum şarkı söylemeye,

dedim ya sana, kırık pusulayım ben.

25.9.10



içimden bir kalabalık koştu gürültülü ve çoktular yeni bir şiire başlamaya niyetlendiğim her söz evrildi ve farklı düzenlere büründü siz sanıyor musunuz ki harfler sözcükler ölüdür her cümle sessizce nefes alır ve verir hatta hızlı hızlı tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi sizse korkarsınız yanından uzaklaşmaya ya nefesi durursa kalbi atmazsa diye bir şarkı ödünüzü kopartır müzik kutusunu kim çalıştırdı en sevdiğim şarkıyı nereden bildiler içinizden bir sessiz harf attınız batmamak için sonra bir tane daha bir tane daha –

mevsimler kendi kendilerini erteliyorlar denizin üstünde bir dolunay belki bir ikincisi de var bize öğretilenlerle nereye kadar diyecek oldun ağzına vurdular sandallar ve küreklerle toplam kaç kişiler bilmiyorum içimden bir kalabalık kürek çekti karşı kıyıya sessizdiler ama yine de çoktular her birini içimde hissettim yağmur gibi şakır şakır üzerime yağdılar –

birisi hep eskileri hatırladı durdu belgisiz sıfatlarla konuştu başkalarının yüreklerinde konuşlandı ve oradan dünyaya lanet okuyup durdu düzlüklerde susuz kaldı ağzını sonuna kadar açıp bekledi bir sonraki yağmuru bir sonraki bedeni bir sonraki açlığı neyi ertelediğinin farkına varamayacak kadar erteledi o kadar unuttu ki bir daha hiç ayık gezmedi –

rüyasında gökyüzünde yıldızları kaydırdığını tekrarladı bulduğu en temiz kağıda bir harita çizdi herkes onu izledi ve bulacakları değerli şeyleri düşünüp ellerini ovuşturdu o harita bizi nereye götürdü kimi kayıp şehirleri düşündü kimi hazineleri biri çıkıp bu beden size uyar demese daha da gideceklerdi tek tek girdiler mezara ve denediler külkedisinin ayakkabısı gibi ama hiçbirine uymadı bense uzaktan bakıp ağlayarak izledim onları mezar benimdi.

17.9.10

Topluca 31 Çekmek
(işi yeni öğrenenler yanlarındakileri örnek alsın lütfen)

I
“Şimdiye kadar romana hiç gün ışığına çıkmamış kişi koymadım ..”, böyle diyor Miller . Her zaman yaptığım gibi , ya da hemen hemen her zaman yaptığım gibi bir bardak viskinin bitişiyle bugünkü okumamı noktaladım. İyi bir ölçek olduğunu düşünüyorum viskinin. Sonra gerçek kişiler üzerine yazmaktan nasıl bir özenle kaçındığımı düşündüm ve bunun üzerine daha önce düşünmemiş olmak beni şaşırttı açıkçası.

II
Telesekreterime bırakılmış mesajları dinlerken hep aynı şey gelir aklıma , insanlar beni genelde gitmediğim ve genelde gitmedikleri yerlere davet ederler. Bu genelde gidilmeyen yerlerde canımız sıkılır ve genelde az konuşarak günü ya da geceyi bitiririz. Başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan mutlu olduklarını düşünürüm, başkalarıyla karşılaşmamış olmaktan niye mutlu olduklarını düşünmem. Kişi canını sıkacağını bildiği işlere girişmemeli. Kalabalık yerlerde miyopluğumun – ki bir yalan değildir bu – arkasına sığınabiliyor olmak beni bu düşüncelere kayıtsız kılar.

III
Pisliği pislik, arkadaşı arkadaş olarak ayırt etmek gibi bir eğilim var çoğunuzda. Bazen beni şaşırtıyor bu , küstahlıkmış gibi geliyor “o aslında iyi biridir “ ya da “o aslında sağlam çocuktur “ hali... Hep iyileri seviyoruz veya sevilecek bir tarafları mutlaka var. Oysa nasıl tiksinti verecek bir zayıflık bu, karşındakine nasıl bir iftira... Hayır, sevilecek yönü yok. Hayır o (yasak kelime kullandınız)çocuğunun biri... Bu zavallı dürüstlüğü de mutlaka bir özür izliyor “ama ona ihtiyacım var.” “ama eski günlerin hatırına...” İnsan pisliği de sevebilir ve hatta çoğunlukla çok daha temizdir pislik kutsal tutulandan.

IV
Neden diyorum, bu kadar zahmete ne gerek var. İnsan çivili yataklarda uyumamayı ve serserilerle ahbaplık kurmamayı tercih edebilir. İşin karizması azalıyor değil mi... Ben seni herşeye rağmen seviyorum... Yapma ya... Çok umurumda mı olmalı, yani umurumda olması ya da olmaması yoracağından değil ama biraz sakin olsak... Hastalıklı bir kendini bilme hali ve karşındakini de bilme (üstelik) küstahlığı içinde affediyoruz, olumlu, daha kötüsü ılımlı kılıyoruz. Sormadan affediyoruz, egomuz paçalarımızdan dökülüyor ve yargılamış olmanın bütün acınasılığını kabullenmiş oluyoruz bunu yaparken. Varsın olsun.

V
Bir açılışta, gittiğim andan itibaren gitmem ve gitmemem arasındaki tartışmada gitmek lehine oy kullandığım için gider gitmez pişman olduğum bir açılışta bütün bu gülümsemeleri nasıl olup da yeni model ve el yapımı ve dün-de-böyleydi-bugüne-özel-değil yüzlerinde taşıyan onca insan arasında kendimi var kılmak istemememde anlaşılamaz bir taraf bulunabilir.

Oyundan kurallardan, cemaatleşme halinden bahsetmeyeceğim, ayağa düştü bunlar artık -oysa çok farklı olabilirdi belki– ama yanıtlar çoktan ezberlendi bile, saksı bitkisi kadınlar ve aranjman hazırlamaya gelmiş erkekler arasında –sokakta da başka türlü değil, yanlış anlaşılmasın, hepimiz her yerde birbirimizi suluyoruz uzun süredir- hangi ifadeyle baksam diyalog kurmam gerekmez sancısı içinde kendi acizliğimden nefret ederek biraz dolanmış olmam beni alemin ne en güzel ne de en (yasak kelime kullandınız)kadını yapar. Öyleyse mesele bu değil. Meselem bu değil.

Hangi hastalıktan muzdaripiz bilmiyorum. Jestler halinde seviyoruz birbirimizi ne hoş, ne güzel, en iyi bildiğimiz dualar en popülerleri, eski kulağı kesikler borsada yükselişte. Baştan aşağı müstehcen ve aşağıdan yukarı müslümanız. Böylece artık müslüman mahallesinde salyangoz satılabilir, bu satanın ve alanın problemidir diyecek kadar da liberal görüyoruz hayatı. Hepimiz karımızın kardeşini beceriyoruz en kırmızı yatak odalarında, gelinler hala beyaz giyiyor, siyah yeni gençlik arasında revaçta. Ve hepimiz bakireyiz, maksat ruhu kurtarmak, oysa ruh bedenin yanında ne ki açıklığı bile edebiyat malzemesi olmanın ötesine geçememiş bir rivayet ama olsun, madem ki bedeni kurtaramıyoruz öyleyse cennette bir yer garantilemenin bir yolunu bulmak gerek. Beri yandan sevgilimizi topluluk içine çıkartmaya utanıyoruz, en vasat bahanelerle, ahlakçıdan çok ahlak kokuyor her tarafımız, utanç kokuyor. Ruhumuzdan utandığımız yetmiyormuş gibi başkalarının ruhlarından da utanıyoruz hiç utanmadan. Ama olsun, “aslında iyi biriyiz “ ya hepimiz, herkesi aslında iyi biri zannediyoruz, olmayanlar aldırmadıklarından olsa gerek susuyorlar ve içiyorlar zaten şişe bitince de uzuyorlar hafiften. Adaletle işi olmayan bu anlaşmada ne kadar haklı ne kadar temiz tutuyoruz kendimizi... Şaka. Şaka. Uykuyla uyanıklık hali arasında söylenmiş sözler bunlar.

O’nu “aslında iyi biri” yapmak, bizi de pek iyi biri yapıyor. Kokan tarafımızı leş yerlere saklıyoruz, leş yerlerde gördüğümüz insanları da aslında iyi biri diye paketliyoruz ve kırmızı kurdeleler asıyoruz üzerlerine. Onlara kaçıyoruz ama istediğimiz zaman, sonra onlardan kaçıyoruz topluluk içine çıkınca en fazla marjinal yaratık olarak gözlüyor ve yem atıyoruz onlara kafesin sınırlarına çok uyanmadan.

VI
Öyle yağma yok demekle uğraşmanın anlamı olmayacağından olsa gerek pisliği yükselen değer yapmamız pisliğe bulanmamızı kolaylaştırıyor. Kabul ediyoruz ve kabul ediliyoruz, Tanrı hepimizi kutsasın en sevilen biziz bugün. Sevişmeyi bilmeyen ve üç satırda boşalan edebi karakterler (daha beteri bu karakterlerin yazarları) olsak da en iyi aşk şiirlerinin bizim elimizden çıkabileceğini sanıyoruz. Bir kadına iki bacağını açtırabilmek en büyük zaferimiz hala bir türlü çıktığımız döl yatağına geri dönemediğimizden ya da karşımıza bizi oraya geri tıkacak birileri çıkmadığından, çünkü hepimiz nazik ve hepimiz “aslında iyi insanlar” olduğumuzdan... (Belki artık “özünde” diye devam etmeliyim, birkaç aydır bu kelime pek revaçta. Bunun da bir piyasası var elbet, uzlaşılmış değerlerin ve kaç dakikanın erken kaç dakikanın geç olduğunun ve zevki zamanla hesaplamanın skor tablolarının... Hepsinin piyasası var. Erkekler sayıları seviyor, kim ne diyebilir kutsal kitabını rakamlara bölmüş ve orada rakam aramayı kesmemiş bir ırkın ahfadıyız, sayılar her seferinde kutsallıktan pay alıyor... Varsın olsun.)

Kemirdiği kemiği nereye tüküreceğini bilmez bir biçimde kokteyl partileri, brançlar yaratıyoruz kendimize, cemaatleşmenin küflenmiş bir renk olduğunu söylesem yine adi edebiyat olacak. Açık verme korkusu almış başını gidiyor. Açık veriyoruz ama uzlaşımsal açıklar bunlar. Diğer kadına aşık olmadığımız sürece aldatabiliyoruz karımızı, diğer erkekle yatağa girmediğimiz sürece günah sayılmıyor öpüşmelerimiz. En idealistimiz ahlakını böbreğinde taşıyor. Zaten bir bira bir de ahlak kiralıktır post-modern yazıtlarda. İkisinin de sabaha izi kalmaz, belki biraz kusmuk biraz da meni ama olsa olsa bu kadar, bir de sözler söyleniyor su yüzüne biz çıkalım ama gece gecede kalsın diye. Varsın olsun, bu da büyük mesele değil.

VII
İşine gelmek yeni bir din sayılmaz. Kapalı odalarda diz çöküp yalvarırken yarın bunu anlatırsa ona kimse inanmaz zaten diye düşünmek de bir suç değildir kim bilir hangi tarihli anayasayla kutsanmış kurallara göre. Ama sırf böyle olmuş olduğu, böyle olageldiği, tanıdığımız bildiğimiz kim varsa böyle yaptığı için karşımızdakinden de bunu beklemek var ya, işte bu midemin kasılmasına yol açıyor bu sıralar. Yumruğum sağlam olsa onu kullanırdım iltihaplı kelimler yerine ama iyi insanlar kaba kuvvet kullanmaz ve kimsenin suratına tükürmez öyle ya ancak bar masalarında “bir tane indirecektim suratına” demektir işin raconu .

VIII
Şeytan arafa hapsolmuş bir kez, artık kimsenin namusu zaten kurtulmaz, tüm kapılar kapandı suçu atacak kimse kalmadı geriye. Bütün hatalardan bütün sapmalardan bütün günahlardan bir ders çıkartmak adına kirleniyoruz yoksa içimizde ne arar pislik, saf sudan yapılmış insanoğlu, böyle diyor en büyük tanrılar, işi biliyoruz, derdimiz görünüşü kurtarmak, hadi bunu da anladım diyelim, ama başkalarının görünüşünü sırf bizimle göründüler üzerimize sıçramasın diye çekiştirmek... Bu enerji, kendinde bu hakkı bulma hali nereden geliyor... Biri bana söylesin lütfen.

IX
Okuyucuya not: Bütün güzel içkiler sek içilir. Bütün güzel kadınlar tek kullanılır.


Zeynep Heyzen Ateş