22.1.12

ilkokul bayat bilgisi.


tam adıyla : yönümüzü nasıl buluruz ve/ya ilkokul bayat bilgisi


 1- pusula : pusulanın renkli ucu daima kuzeyi gösterir.

zaten ben hep daima bukalemunlar ile arkadaştım, ensesinde bir ürpertiyle değişeceği bir sonraki rengi bekleyen, beklerken de durduğu dalı ve baktığı göğü eskiten, havayı bulandıran ve bütün canlıların aklını karıştıran türlerinden. bir tekerleme vardı, ters dönmüş bir arabanın engellenemez bir şekilde dönen tekerleği, yanık lastik kokusu, emniyet kemeriyle ölçülen hayat, bir tekerleme diyorsun, şakakla şaka olmaz, papağanla yarış ölüm getirir, papağanları öldüremezsin, papağanlar seni taklit eder, ters dönmüş bir arabada bir mektup yazıyorsun, ''kuzeye gitmeye çalışıyordum, kuzeyde bir pencerem vardı, kağıttan papağanlar astığım daima ve bütün bukalemunlar beni kandırdı, hangi renge inanacağımı şimdi bilmiyorum.''

şakakla şaka olmaz sevgilim, biz de yapmamalıyız.

2- karıncalar : karınca yuvalarının ağzı güneye bakar

üzerine ekliyorum bir de, toprak yığılı olan kısım kuzeydir, çünkü soğuk rüzgarlar kuzeyden eser. hala anlamadınız mı, toprakları kuzeye yığıyorlar çünkü kuzeyde biri bütün eşyalarından vazgeçmiş. karıncalar eşya taşır. karıncaların telaşı beni korkutuyor. ezdiğim bütün karıncalar için özür diliyorum. karıncalar yönlerini benden daha iyi buluyorlar. karıncalar senin olduğu kadar benim ellerime de formik asit salgılıyorlar. karınca yuvalarının ağzı güneye bakar ama karınca oraya gitmemesi gerektiğini bilir. güneyde deniz var. ben güneyliyim. babam bana bugün güney aldı. öğretmen kalemi düzgün tutmam gerektiğini söylüyor. kuzeyde biri bütün eşyalarından vazgeçmiş. gözetleme kuleleri bende panik atağa sebep oluyor, surlara tırmanmak ise çarpıntı. tahtaları formik asitle erittim, gördüm ki her şeyin temelinde karıncalar koşuşturuyor. çünkü soğuk rüzgarlar kuzeyden eser, yani kuzeyi bulursan her yeri bulursun.

karınca bunu biliyor sevgilim, biz de bilmeliyiz.

3- güneş : güneş doğarken sağ kolumuzu güneşe uzatırsak kolumuz doğu'yu gösterir.

orada bir şeyler aksıyor, anlayamıyoruz, orada bir şeyler aksıyor ameliyat masasında bir telaş var doktorlar habire damar ve nefes yolları açıyor, elektroşok veriyor, bir takım adrenalin ilaçları zerk ediyorlar, doğu diye birisi var ve başı dertte herhalde, bize okulda bunu böyle anlatmıyorlar, diyorlar ki karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakacaksınız 'öğretmenim, liberalleri leylekler mi getirdi?' yuvalarının ağzını güneye yapmayan liberaller yüzünden özür diliyorum, pusulalarının renkli bir ucu bile olmayan liberaller yüzünden de özür diliyorum, müphem konuşuyorum, ben sağ kolumu filan güneşe uzatmam, sağ kolum sol kolumdan kısa mıdır, kullanılmayan organlar körelir mi yoksa körelen o müphemliğin kendisi midir, hiç bilmedim, bilmiyorum.

herkes sağ kolunun uyuştuğunu unutuyor sevgilim, biz unutmamalıyız.

4- kutup yıldızı : kutup yıldızı kuzeyi gösterir.

k ile başlayan kelimeler kalp kontenjanımdan kendilerine kıyak yerler buluyorlar. sınıftaki haylaz çocuklar hala neden kuzeyi bulmaya çalıştığımızı anlayamadı, kutup yıldızı da olsa neticede bir yıldızdır, göz kırpar, kaypaktır, aldanma, kutup yıldızı bir yerleri gösteriyor olabilir ama sen hiçbir yeri gösterme, hiçbir yönü işaret etmeyen insan hayata bir sıfır önde başlar, aradaki çizgiyi kaldırırsan on,  birle sıfırın arasına virgül koyarsan yalnızca bir, virgülü başa getirirsen sıfırdan da küçük olur. virgülün yerini değiştirerek bireylerin nitelikleriyle oynayabilirsin fakat neticede kusurlarımız küsürlerimizdir, onları yuvarlamasak da olur.

kusur eşyaya yığılarak büyür sevgilim, biz de yığılmalıyız.

5- yosun : ağaç ve taştaki yosunlar kuzey yönünde oluşur.

hayat bilgisini reddediyoruz, suretimizden sual olunmasın. haybeye bir manidarlık mı söz konusu, bakın açıklıyorum, diyorum ki toprakları kuzeye yığıyorlar. birileri ölmüş. özgürlük fikri birilerinin mezarıyla anlam buluyor, hala alabiliyorken bir nefes ve bana söylenenleri dört ile çarpıyorum çünkü ben daima sularda mutluyum, ve ben daima taşları da reddettim göğsünde bir hırıltıyla devrileceği günü bekleyen içi oyuntulu bulanık ağaçları da, ağaçlara yığılarak büyüyen kuşları da, ağaçları yiyerek evrilen haşaratları da, çünkü ben daima sularda mutluyum ses çıkarmayı bilmeyen yosunlarla.

red sarkastik bir eylem değildir sevgilim, ciddi olmalıyız.



** görsel : marina abramovic 

8.11.11

dibe vurmak bir karar değildir.


sonunda gerçekle rüyayı, insanları, yerleri ve dilleri ayıramadığın bir noktaya geldin ve durdun. yarı boş bir gece kulübünün siyah duvarlı tuvaletinde yüzüne su çarparak ayılmaya çalışıyorsun bir süre, sonra vazgeçip geri dönüyorsun, dumanlı bir yerlerden geçip birkaç insanı iterek, ve kadehini bitir, buradan da gidiyorsunuz.

2 gün önce okyanusun kıyısında otururken çok güzel gözlü bir adama şunu demiştin, ''bana öyle geliyor ki artık dünyayı kocaman bir şehir olarak betimlemeliyiz.'' o da sana dönüp şunu demişti, ''ben aslında bir kitap yazıyordum ama yanlışlıkla tüm yazdıklarımı kaybettim.''

''geleneksel değerler canımıza tak ettiğinde, zorunlu olarak onları inkar eden ideolojiye yöneliriz. olumlu formüllerinden çok, inkar gücüyle baştan çıkarır o'' böyle demişti Cioran. bana kim olduğumu ve nereden geldiğimi sakın sorma. nereli olduğunuzla pek de ilgilenmiyorum aslında, bu puslu hava, bu martıları tekrar görmenin sevinci, bu simiti özlemek gibi, bu annem olsa öksürüyorum diye zencefili ağzıma dayardı gülümseyişi, çiftleşmeyi yeni öğrenen köpekleri izlemek, üşümek, suyu görünce sevinmek, birilerine doğduğun şehri anlatmaya çalışmak, hani neredeyse zıplayarak yürümek, canım bu bir rüyaysa haddinden uzun sürdü hadi uyanalım artık, omuzlarımdan tutup sarsıyor birileri, durun bir saniye,

artık kanındaki alkol oranını saklamanın imkanı yok, yoldaki kadife kırmızı koltuğa oturduğunuzu hayal meyal biliyorsun, içimden catpower-moonshiner söylüyorsun, seni kaldırıyorlar, şakalar gırla gidiyor, hiçbiri umrunda değil, hiçbir yerde olamayışını kutluyorsun, mutlusun, AMA HİÇBİRİNİZ BLANCHOT OKUMUYORSUNUZ İBNELER, oysa sen yazarken hiç küfür kullanmayı sevmezsin, küfür etmek lazım, küfür etmeniz lazım, yanına yanaşıp uyuşturucu ikram eden pakistanlılara, iyi geceler senorita diyen yavşak ispanyollara, aksanlı ingilizcelerini bağırarak konuşan avusturalyalılara, şunları yanımdan alın da eve gidelim, ev?

(ne kadar özledim birine tamam dur ben bir kahve koyayım mutfakta konuşalım bunları demeyi. MUTFAĞI ÖZLEDİM. ben. bütün mutfakları. çaydanlıkları, cezveleri, soğan doğrayan bütün anneleri, maç izleyip küfreden babaları. allah kahretsin. bunun konuyla ne alakası var?)

meydana geldiniz şimdi, uyku çok yakın, sonradan sana söyleyecekler, birine sarılıp ağlamışsın bir süre, 'i don't wanna go back' demişsin, yalan bu, nükhet uyduruyor bunları biliyorum, er geç geri dönmek isteyeceksin, bu kilise çanları, her taraftan çirkin cinler gibi üzerine atlayan gargoyle'lar, rönesansın tozunu yutmuş binalar sinirini bozacak, bundan kaçamazsın. şimdilik bunu düşünme, fakat, sigara, neyse ki hala biraz ayık olan birileri yandaki topluluğa yanaşıyor, duyuyorum, şey arkadaşım çok üzgün, bi sigaraya ihtiyacı var verebilir misiniz acaba, hoop yanımızda biri, amerikan aksanı, bir eyalet ismi, biz nereliyiz, kahretsin nereli olduğunu bilmek istemiyorum sigaramı ver ve defol, joder! merde! putain! fuck off! scheisse!

2 gün önce okyanusun kıyısında otururken çok güzel gözlü bir adama şunu demiştin, ''ben de bir kitap yazıyorum ama şimdilik sadece ilk cümlesi var.'' sonra o adam da sana şunu demişti, ''ne güzel, ilk cümleler her zaman en zorudur.'' sen de gülümsedin,'' başlangıçlarım iyidir fakat hiçbir şeyin sonunu getiremem.''


ağlamaklı cümleleriniz beni hasta ediyor. bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorsanız evde oturmayın. bakın şiddeti seven biri değilim. saldırganlaşmayı sevmiyorum. değişiklik iyidir. hanımefendilik kötüdür.  kendime söz verdim, o kitabı yazacağım. mihenk taşlarımı denize atmazsam batacağım. köklerimi kesebilirsem bir gün hepinizi unutacağım. 

25.9.11

geçmişe öykünmek suçtur.



bir yer bulabildim sandın kendine sonunda, oturduğun masanın dibinde bir ortanca yetişiyordu, sokaktaki her 10 insandan 9buçuğunun ortanca diye bir çiçek olduğunu bilmeyişi kalbini kırıyordu, çiçeklere iyi gelen birisi olsaydın onları evde beslemeyi deneyebilirdin. arada bir kendi kendine gülüyorsun o masaya her oturduğunda, masanın dibine mavi bir köpek bağlı ve onu senden başka kimse görmüyor sanki, evin yoktu hiçbir yerde ama Ev'in vardı her yerde, şimdi görünmez sanıyorsun kendini bunca tahta masa ve sandalye arasında, mesela Çengelköy'de tek başına, her gün burada oluşuna kimse anlam veremiyor ya da aslında her anlamı veriyorlar bakışlarıyla, o yer'in senatoryuma benzer bir hali oluyor kimi zaman, ağaçlarla konuşan adamlar ve şallara bürünmüş kadınlar ve onlardan olma kabuğuna kısılmış evlatlarla dolup taşıyor bahçe, böcekler ampul patlatmaya yeltenene değin oturuyorsun orada, masaya sürekli birileri oturup kalkıyorlar, fakat Halise hanım böyle demişti yahut Erkan bey'in zevcesi vefat etmişti duymuş muydum, abla okul harçlığı versene, kızım sen o üstünle üşüteceksin mazallah kuş kadar kalmış zaten suratın, o karıları şeytan sarışın ırkların koca koca kitaplarını okumaya geçer miymiş dünya, git iki film gör, pera'da şöyle bir gezin daha gençsin, dur bir saniye, evladım dul muydun sen?

- dullara yas yakışır yasası henüz çıkmadı abla, yüzün gülsün.
- beyefendi ben çay söylemiştim ama hava karardı.

hayır ben kimdim yazar değildim kitap falan da yazmıyordum, sözcüklerini ışıltılı bir taçmışcasına kafasında taşıyanlara sempati beslemedim hiç, ya da güzelliklerini altın bir bilezikmişçesine dolaştıranlara, aşka aşık olanlara, yalnızlığa ahkam kesenlere, genel geçer yargılar durağında bir ömür geçirenlere, hayır sevmedim onları, çünkü ben çok az insan sevdim, sevmeyi hayatta kalabilmek için bir son çare olarak gördüm, insan kendini bir çukurda duyumsuyorsa o çukurda çok az insan isteme hakkına sahiptir yanında, süslü saksılar yerine yağ kutusunda yetişen bitkiler, kuş pislikleriyle dolu ferforjeler, tozlu perdelerin örttüğü gıcırdayan tahta pencereler ; benim dünyamda pimapen, çelik kapı ve televizyon icat olmamış olabilir, akçaburgazlı yekta'nın eve girişini bekler gibi soğuk elmalardan sular sıkarım bir sedirin üstünde, kalkıp yerdeki halıyı silerim ansızın, kalkıp kendi yüzümü aynadan silerim kimi zaman, yeni bir yüz boyarım kendime, biri saçımdan tutup serin çimlerin üstünde beni sürükleyene kadar o evde yaşarım, kimsin sen, bir sincap ölüsü kadar zararsız bekleyeceğim seni o çukurda.

- dantelleri suya bas da vişneler içine işlemesin.

gölgesinden ödü kopar, tespih çeker yahut tırnaklarına bakar durur bir adam, her gün bir kadın gelir durur bahçesine, genç ve kambur hafif, karamel bakışlı, ürkekmiş gibi davranır ki ona ilişmesinler, adam bilir bunu, ilişmez, inceden takılır bazen, cevabını da alacağını bilir, masayı siler peçete götürür çay taşır ıslık çalar ortancayı sular tespih çeker bir kendi eline bakar bir kadının ellerine ve o lahza bilir daha da üşüdüğünü bahçenin, mevsime bakmaz da ıslığa bakar o bahçe, suya bakar, kadına bakar bir şalın yününe sarılırcasına.

2.8.11

seni görmem lazım aramızdan çekil.



Senden nefret ediyorum çünkü Edirne’de bir yatağımız var. Büyük, beyaz. Aklımı yarasalar basıyor, hiç hayra alamet değil. Tavana bakıyoruz. Çünkü tavana bakmamızı istiyorum, birbirimizin yüzüne bakmaktan yorulduk. Hala alabiliyorken nefes alıyorum, korkma benim dokum cam,

Doktor yüzüme bakıp kalbinde dilatasyon var senin dedi. Boş boş baktım. Dilatasyon ; içi boş organların genişlemesi diye devam etti. Alınmıştım, benim kalbim hiçbir zaman boş değildir bayım, diye bağırdım. Yüzüme hiç bakmadan devam etti, ilaç yazıyorum ama bu yetmez, bir daha aşık olmamalısın. Reçeteyi carrrt diye kopardı. Yerimden zıplayıp yanına seğirttim, bakın, doktor bey, içi boş herhangi bir organımı feda edebilirim ama kalbim olmaz. Sizinle bir anlaşma yapalım. Gözbebeklerimi verebilirim, istedikleri kadar genişleyebilirler kimse farketmez, nasıl olsa gözlerim siyahtır, bakın, gördünüz mü, viper black, doktor bey, nereye gidiyorsunuz,

Artık bana sarılmamak için güzel bir bahanen var, KALBİM GENİŞLİYOR. Canımın yanmadığına yemin üstüne yemin, ama biz buna bir masal uydurduk, bazen seni üzgün gördüğüm zamanlarda büyük beyaz yatağın sen tarafına sürünüp ellerimi yüzünde gezdiriyordum ve bir günlüğüne cam olmasaydım benimle sin ropas olur muydun diyorum sana. Sense, bir kahve içeyim bakarız diyorsun ve beni kızdırmak için her şeyin ‘reel’ olduğu bir dünyadan söz ediyorsun, senin dünyan biraz tuhaf, o dünyada varolabilmek için ben sonsuza kadar saçlarımı uzatıyorum ve gelincik rengine boyuyorum durmadan, bana kendinden bahset, ama bahsetmek fiillerin en zorudur,

Bundan onyedi ya da onbir yıl sonra seni Edirne’deki büyük beyaz yatağımızda kendi ellerimle boğuyor olacağımdan habersizce uyuyorsun. Senden nefret ediyorum. Senin yüzünden devasa bir kalbe dönüştüm, sinirli bir ritmle atmaya devam eden, rustik, coxcomb red bir kütleyim. Aramızda bir üveylik var, SENİ GÖRMEM LAZIM ARAMIZDAN ÇEKİL, ve sonra evet uyanıyorum üzerimde el izlerin var, yatak git gide genişliyor ve ben isterik bir sesle sana doğru uzanıp diyorum ki; çabuk ol, zamanımız az kaldı, derhal beni sevmezsen bütün atları vuracaklar.

Tedavül bir eşya mıdır?
-Yanlışlar.

29.7.11

bir ilişki nasıl olmalıdır birinci manifesto



1. Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.

2. Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.

3. Aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. İki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. Birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.

4. Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.

5. Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.

6. Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.

7. Söylenmeyen söz ağırlaşır.

8. Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

9. Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.

10. Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.

11. Bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. Bu, beyinler için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.

12. Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir.her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.

13. Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7'dir.

14. Duvarlara işemeyiniz.

15. Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.

16. Beklemek erdem değil, çaresizliktir.

17. İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.

18. Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılırsa raconu kalmaz.

19. Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.

20. In the long run we are all alive.

21. İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.

22. Aslıda ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.

23. Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.

24. Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.

25. İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz.

26. İlişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeyleri görüldüğü gerçeğini değiştirmez.

27. Rüyalar, anılar kadar önemlidir. Tabiri caizdir.

28. Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.

29. Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

30. Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.

31. Her sonun nasıl olacağı en başından bellidir.

32. Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.

33. Bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.


Cem AKAŞ

23.7.11

zehrini al, zembereğini bize bırak.


Bir şehir kazıntısı sesibozuk anlatıcıların delirme eşiğinden sesleniyor, an be an güçlenen ve güzelleşen balıksırtı hayaller eşliğinde dansediyoruz, eteklerimiz hayali rüzgarlarda savruluyor, vapurları kovalayan martılar gibi delibaş bir sevinç o eskimiş dantel örtüdeki çay lekesi gibi içime gelip yerleşiyor, çıkmamacasına.

- Abla, hemşireyi çağır çabuk.

Gördüm. Hepsini gördüm. Damarımdan içeri verdikleri asitli sıvılara dokunan bakımsız elleri de, alnıma dokunan kara tırnaklı yabancıları da, yemek yesin ve hiç değilse bir bardak çay içsinler diye birbirlerine ısrar edip duran ve yatağımın başından ısrarla ayrılmayan o çoğul bireyleri, oğul yarılarını ve kız kurularını, hepsini sezdim ve baygınlıklarımı bileyledim. Hınçlanmadım, siz sizi duyduğumu ne bilirdiniz ben ses etmesem?

- Yani aymazlık bu canım, düpedüz aymazlık. Kim cüret ederdi ki ona zarar vermeye dağ gibi adam boylu poslu, karlı dağlar gibi vurdumduymaz, heybetli hem. Biz ne anlardık kadın kadına oturmuş, oturmuş hep beraber işte, herkesin elinde bıçaklar ve sebze meyve en envaisinden, kimse kimseye zarar veremezdi ki, insan ancak kendi kendine zarar verebilirdi oysa biz onu yapmayı bile düşünemezdik. Bıçağı tutmasına tutardık ama kullanmasını bilmezdik. Hem dedim ya, oturmuştuk kadın kadına. Dağ gibi adam hem..


De ki : ben istersem çok güzel yazarım. Burada bütün vapurlar kırmızı, bütün güzel kadınların ismi leyla, bütün mevsimler batıni; babam ötelerden durup durup söyleniyor, dünya tanrının mezbahasıdır diyor, bir astım öksürüğü duyuluyor içre, ablalarım durmadan örgü örüyor görmesem de hissediyorum, sular akıyor, akıyor, akıyooor, ay gibiyim, baktığın yere göre gölgesiz, gözler vişneçürüğü, eller sulusepken. Uyurum daha, daha neler uyurum, saatler mi çalışmamış, çocukları hangi köprülerden atmışlar, atları geçmiş mi tüm sular boylu boyunca..


*fotoğraf: L'avventura - Antonioni.

3.7.11

hepimiz yanlış mizansen kurbanıyız.


Rüyam suyun altında başlıyordu. Nefesim bitene dek yüzdüm, sonrasında büyük beyaz kabarcıklar çıkararak suyun yüzeyine yaklaştım, suyun yüzeyi benden uzaklaştıkça panik olmaya başladım, içimden sayı saymak istedim ama saydığım sayılar bildiğim sayılara hiç ama hiç benzemiyorlardı. Saçlarım git gide uzamışlardı ve bedenime dolanarak beni yavaşlatmak dışında hiçbir işe yaramıyorlardı. Nihayet suyun yüzeyini buldum, panik halde sudan uzaklaşmaya çalışırken başımı sert bir cisme çarptım. Gözlerim karardı, ellerimi öne uzattım, camdı bu. Tanıdık ve davetkardı, parmak uçlarımı elektriklendiren, içine girmek, camla bütün olmak gibi dürtülerle dolduran beynimi.

sana bugün romatizmanın bir mevsim olma korkusundan bahsedeceğim sevgilim
ve her şeyi simsiyah görmenin renk körlüğü olmadığından
çünkü bazı sözcükler her dilde italik, bazı çocuklar her coğrafyada laldir sevgilim
gece ve gündüzse iki aptal aşıktır olsa olsa, bütün ülkelerde kavgalı olan.


Kocaman bir saatti bu, normal bir insan boyunun belki on katı kadar. Ama sanki zamanı ölçmüyor gibiydi, neyi ölçtüğünü ben de bilmiyorum. Üzerindeki rakamlar bizim bildiğimiz rakamlara hiç benzemiyorlardı. Normal bir insanın yapabileceği en mantıklı şeyi yaptım, dehşete kapıldım, panikledim ve uyandım. Şimdilerde ise başka planlarım var, sonbahar gelirken yaprakların hafızasındaki değişimleri kaydedebilecek bir cihaz üzerinde çalışıyorum. Organların hafızalarından sonra bir de dış dünyadaki güzelliklerin hafızalarını okumak istiyorum. Evet, bunu derinden
istediğimi söyleyebilirim. Balkon sepetinde kuş taşıyan binaların mimarileri
beni korkutuyor. Etimdeki kuşların göç ettikleri bir gün, kendi boşluğuma
bir iskemle yerleştirip, usulca oturuyorum, sonra o uzaklaşan, o beni
ve bütün gövdemi terk eden kuşları seyrediyorum! Bağıra çağıra kaçışları
ürkütüyor beni. Aralarında olmak zor olmasa da kendi yırtıklarımı bir kaç tümörle dikmek fikri geliyor aklıma. O tümörlerin birer kumaş olmaları beni rahatlatıyor. O tümörlerin ötekilerim olması beni huzursuz ediyor.

Çok ayıp bir kutsal kitabın son cümlesi olmak istiyordum
Ölen peygamberlerin nüfus memuru olmak zorunda bırakılmıştım!

Nükhet sabah çıkmadan önce bana bir not yazmış : Saat 07:32. Üstüme bütün odayı giyiyorum. Çünkü bu içinde donakaldığım uzay çok soğuk! Bir ilkokul zili çalıyor diyorum kendi kendime, kendi koridorlarımdan çıkıp en yakın
tımarhaneye sığınıyorum.

Sanırım aklımı korumam gerekli, her an düşük yapabilir!