«"Tüm konuştuklarım arasında sadece onunla konuştum; ve diğerleriyle konuştuysam sırf onun yüzünden, onu unutuşum dâhilinde."»
13.12.13
memento vivere.
soğuksunuz, etinize hiçbir sözcük gömülmemiş
sizin kabinlerinizde soyunmam, üryanınız ağır
ağırdan alıyorsunuz bir suya ayak sokmayı
ağırdan alıyorsunuz birini öldürememenin gri yalnızlığını
belki bu yüzden dişlerinizi yıkasanız da çıkmaz o koku
çünkü intikam bir köpeğin boyunsuzluğudur
ilmeği dolayacak yer bulamamaktır yalnızlık
sizin birkaç oktav iftiranız var, her sese girer
her dolapta esvap olur bölünerek çoğalışınız
ha, bir de banka soyarken zeytin bahçesi düşlemek var
usul usul bir kadını dişlemek var anne niyetine
bilmem neden aşk da bir köpeğin boyunsuzluğudur ve
doğru bildiniz, şiir okuyan her çocuk bir türbe gibi eğreti durur.
aklınız bakır cezvedir, çabuk ısınır çabuk soğur
çünkü çoğu zaman babalara patlar bütün kötü huyluluklar,
ütüsüz gezdirmezsiniz ruhunuzu ama yine de bir yorgansızlık
ocakta kaynar durur açlığınız, kesilmeden ölen bütün ağaçlardan
ve koparılmadan uçan gelincik yapraklarından siz sorumlusunuz
sahi, kaçınız bir devlet dairesinde beklerken doğuruldunuz yahut
parmaklarınız çoğaldı hiçbir şey yazmamaktan
ha bir de şu içinizde büyüyen kapkara çelenk var
bazen rakı sofralarında bahsediyorsunuz bundan
hicaz var, rast var, hüseyni var
belki ben bu yüzden ölürüm de ismim bir makam
hem de noter onaylı bir makam olarak bütün vapurlarda çalınır
iyi işitilsin; sır saklamak gayrimeşru bir ayartmadır ve
doğru bilirsiniz, çiçek seven her çocuk biriktirir kurşunları da.
heves etmeyiniz, tüfek eskiden bir küfrün adıydı
incir çekirdeğini doldurursanız belki size bir askerlik verirler
anneniz duysa çok üzülür git gide bir artçı depremi andırdığınızı
kefil olduğunuzu hava kirliliğine, susuzluğa ve namussuzluğa
iftiranın vergisini kaçırdığınıza ve allahı karaborsada sattığınıza
çünkü sizi gördükçe bir uçurumun kenarında kendime uzanıyorum
nasılsa bir bakışmaktır habersizce şarampole yuvarladığınız
bilhassa selamsızsınız, yapamadıklarınız boyunuzdan büyük
boyunuzu geçtikçe denizler git gide blöfü andırıyor
blöfe soyunuyor sokaklar, korkunç bir kumara tutunuyor ve
oturuyorum alnıma bulaşan bir yemin yüzünden kaldırıma
ben burada yokken siz geldiniz, karşılaşamadık bu yüzden
göremediniz, ben hiç tükürmedim çarkınızı var eden kadife vidalara
isminiz memento vivere
yahut istasyonu farzedilmeli en müebbetlerin.
19.8.13
5 Çayına Bekledim, Yoktunuz.
kurguyu neden sevmediğimi düşünüyorum, neden bütün kurgusallıklarımın dönüp dolaşıp gerçeğin suyuna karıştığını, içimi saran zehir gibi duygudurumların minicik çatlaklardan yaptığım her işin içine aktığını, mahvettiğini,
düşünüyorum,
sıvaları dökülmüş duvarlarınızla neden övündüğünüzü, sağdan soldan kalkışlarınızı kroşe şiddetiyle bir sabahın güzelliğine yayışınızı, sinyalsiz sola dönüşlerinizi, züccaciye dükkanındaki fil beceriksizliğinizi, bütün bunları şairane kurgularla pazarlayışınıza hayran kalıyorum,
üsluplarınıza,
yazdıklarımın kişiliksizliğine yarım limon sıkmakla beraber, başka motifler düşünüyorum bezesinler diye bugünü, fakat öğledensonraların o baygın sessizliği ile birlikte gene sinsilikler var kafamda, yapış yapış örümcek ağları bütün evi sarıyor, kitaplara üflüyorum saatleri duvara vuruyorum zaman geçmiyor, sevmiyorum her şeyi zamana bırakma çokbilmişliğinizi,
sabırsızlığıma,
içelim. buzlu bardakta hiyerarşi. kimsenin kurallarıyla yaşamadığın bir yer özlemi, yok, insan mülkiyeti ne fena senin dehlizlerin, dehlizlerde günün anlam ve önemi gıcırtısı, her şeyi mahveden iki üç kelime, insanın tavanarası ne kadar kirli olabilir ki insan tavanarasında ne saklamak ister ki, sahi, sandukalarınızın kaç kat kilidi var, orada ille de birinden sakladığınız mücevherlerinizin çapı ne olabilir ki?
korkusu büyük,
ya denizde çok fazla açılırsa, ya birinin karasularında boğulursa. tavanarasındaki sandığın anahtarı insanoğlunun tek güvencesi. insanoğlu sakladığı şeyler kadar değerli görüyor kendini. sakladığı şeylerle haşır neşir oluyor kendi dehlizinde. hah iyi yaptım diyor ellerini ovuşturarak, şimdi beni burada bulamazlar,
başa sar motifleri,
hadi hepsi yarım, ben bütün hırslarımı bağışlıyorum, üfle de soğusun, karıştır da erisin, hadi iç de kalkalım artık, daha hangi şehirleri hırpalayacaksın, şahane bir telaş ve farazi bir merak, şimdi çok üzgün bir dehlizden öbür dehlize tünel kazarak ilerliyor, köstebek körlüğünde, iris kanserinden muzdarip, aklına metastaz yapıyor,
bu da mühim değil fakat,
yeterince iyi kurgulamadığım sürece onları tavanaralarından indiremeyecektim.
yalnızca bunu hatırlamalıydım, onu da beceremedim.
24.5.13
özne bilmez, nesneye sor.
insanlar gözlerimin önünde kendilerini yaldızlarından soyuyorlar.
Bu cümleyi yazmam için iki yıl beklemem gerekiyor muydu, bilmiyorum. Şu noktaya gelene kadar milyonlarca şey yazıp sildim ve bu dahil hiçbirisi aslında kafamdaki tasvirlere bir nebze olsun yaklaşmadı. Dönebileceğim fabrika ayarlarımın tümünü kaybettim. Sığınabileceğim bütün evler yıkıldı, daha kötüsü 'sığınma' fikrine bile yıllarca bu kadar kaptırıp gittiğim için hayıflanıyorum kendimce.
bırak onlar sana sığınsınlar.
Şimdiye dek, içinde ikinci bir tekil şahıs geçmeyen herhangi bir paragraf yazmadım. Hala farazi bir 'sen'e meyletmemek için kendimi zor tutuyorum. Tanımsız, eriyik, benliğin süzgecinden, hafızanın nisyanından geçmiş varlıklar; acınası bir biçimde tanıdım, bildim, dokundum sandığım. Kendimi insanlara vererek parçalara ayırdım. Başlangıçta zekice bir plandı bu; böylelikle herkes kendindeki parçadan haberdar olacak, o kadarını bilecek ve kimse gerçek ben'i bütünleyemeyecekti. Ben de tek bir insana bütün varlığımı kanalize etme zamanından ve emeğinden kurtulacaktım. Planım uzunca bir süre güzel işledi, ben bunu salt kendimi 'bölerek saklama' olarak bellemiştim, insanlar benim saklama kaplarımdı. Fakat hayatım boyunca en beceremediğim alan olan fiziğin en temel kurallarından birini de görmezden gelmiştim, şey'ler bulundukları kapların şeklini alırlar.
Serseri edebiyatını anlayabilen kadınlardan olamadım hiç. Anlamış gibi yaptığım bir süre zarfı oldu, fakat bunun uzun vadede öznelere yıpratıcı bir etkisi olduğunu farkettiğimden dolayı vazgeçtim. Keşke hiç yazmaya gereksinimim olmasaydı. Keşke hiçbir şey içime cephedeki kir gibi yığılmasaydı. Keşke başka gezegenlere öykünmekten vazgeçseydim. Keşke pişman olacağımı bildiğim defterleri hiç karıştırmasaydım. Eğer bir insanın el yazısını okuyamıyorsanız, bunun bir nedeni vardır. Okumaya çalışmayın. Alt-metinsiz yazmaya çalışıyorum. Yardım çağırmak niyetindeyim. Yardımın nereden geleceğini bilmiyorum. Ters bir mantıkta işliyor süreç, yakınlaşınca küçülüyor, uzaklaşınca büyüyor meseleler. Konuşmadıkça bir ses bir ünlem, bir hece bir kelimeye evriliyor. Cümleler ağırlaşıyor. Söylenmese de yansıyor paragraflar.
Attığınız taşlar, ürküttüğünüz kuşlara değse keşke. Bir orman kadar düşünüyor, ama bir serçe kadar eylemde bulunuyorsunuz. İddialarınız salt lafta. Tepkili olduğunuz şeyleri geri besleyip kendiniz yapıyorsunuz. En samimi olduğunu sandığım sizlerden samimiyetsizliği öğreniyorum. Kırılıyor ışık, çözülüyor işkence. Kalıptan yanlış çıkıyorsunuz, izleriniz var. Üçüncü tekillere yığamadıklarımı çoğullara sıvaştırıyorum, böyle rahatlıyorum.
bilirim ki uyursam burada uyurum, uyanıksam her yerde uyanığım.
Arkasından topladıklarımı kamburuma dizdim. Hanelerden geçtim, üzerlerine titredim. İthamlarda bulunuldu, oysa bir saniye bile şüpheye düşmemiştim. Alarmım çoktan verilmişti, yas tutarak kundaklıyordum yangın gözetleme kulelerinizi. Masaldaki çocuklar gibi arkamda ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıyordum, kasten üzerleri örtülüyor, takip edilmiyordu. Sanki bu dünyada herkesin delirmeye hakkı vardı da bir tek benim yoktu.
Bu cümleyi yazmam için iki yıl beklemem gerekiyor muydu, bilmiyorum. Şu noktaya gelene kadar milyonlarca şey yazıp sildim ve bu dahil hiçbirisi aslında kafamdaki tasvirlere bir nebze olsun yaklaşmadı. Dönebileceğim fabrika ayarlarımın tümünü kaybettim. Sığınabileceğim bütün evler yıkıldı, daha kötüsü 'sığınma' fikrine bile yıllarca bu kadar kaptırıp gittiğim için hayıflanıyorum kendimce.
bırak onlar sana sığınsınlar.
Şimdiye dek, içinde ikinci bir tekil şahıs geçmeyen herhangi bir paragraf yazmadım. Hala farazi bir 'sen'e meyletmemek için kendimi zor tutuyorum. Tanımsız, eriyik, benliğin süzgecinden, hafızanın nisyanından geçmiş varlıklar; acınası bir biçimde tanıdım, bildim, dokundum sandığım. Kendimi insanlara vererek parçalara ayırdım. Başlangıçta zekice bir plandı bu; böylelikle herkes kendindeki parçadan haberdar olacak, o kadarını bilecek ve kimse gerçek ben'i bütünleyemeyecekti. Ben de tek bir insana bütün varlığımı kanalize etme zamanından ve emeğinden kurtulacaktım. Planım uzunca bir süre güzel işledi, ben bunu salt kendimi 'bölerek saklama' olarak bellemiştim, insanlar benim saklama kaplarımdı. Fakat hayatım boyunca en beceremediğim alan olan fiziğin en temel kurallarından birini de görmezden gelmiştim, şey'ler bulundukları kapların şeklini alırlar.
Serseri edebiyatını anlayabilen kadınlardan olamadım hiç. Anlamış gibi yaptığım bir süre zarfı oldu, fakat bunun uzun vadede öznelere yıpratıcı bir etkisi olduğunu farkettiğimden dolayı vazgeçtim. Keşke hiç yazmaya gereksinimim olmasaydı. Keşke hiçbir şey içime cephedeki kir gibi yığılmasaydı. Keşke başka gezegenlere öykünmekten vazgeçseydim. Keşke pişman olacağımı bildiğim defterleri hiç karıştırmasaydım. Eğer bir insanın el yazısını okuyamıyorsanız, bunun bir nedeni vardır. Okumaya çalışmayın. Alt-metinsiz yazmaya çalışıyorum. Yardım çağırmak niyetindeyim. Yardımın nereden geleceğini bilmiyorum. Ters bir mantıkta işliyor süreç, yakınlaşınca küçülüyor, uzaklaşınca büyüyor meseleler. Konuşmadıkça bir ses bir ünlem, bir hece bir kelimeye evriliyor. Cümleler ağırlaşıyor. Söylenmese de yansıyor paragraflar.
Attığınız taşlar, ürküttüğünüz kuşlara değse keşke. Bir orman kadar düşünüyor, ama bir serçe kadar eylemde bulunuyorsunuz. İddialarınız salt lafta. Tepkili olduğunuz şeyleri geri besleyip kendiniz yapıyorsunuz. En samimi olduğunu sandığım sizlerden samimiyetsizliği öğreniyorum. Kırılıyor ışık, çözülüyor işkence. Kalıptan yanlış çıkıyorsunuz, izleriniz var. Üçüncü tekillere yığamadıklarımı çoğullara sıvaştırıyorum, böyle rahatlıyorum.
bilirim ki uyursam burada uyurum, uyanıksam her yerde uyanığım.
Arkasından topladıklarımı kamburuma dizdim. Hanelerden geçtim, üzerlerine titredim. İthamlarda bulunuldu, oysa bir saniye bile şüpheye düşmemiştim. Alarmım çoktan verilmişti, yas tutarak kundaklıyordum yangın gözetleme kulelerinizi. Masaldaki çocuklar gibi arkamda ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıyordum, kasten üzerleri örtülüyor, takip edilmiyordu. Sanki bu dünyada herkesin delirmeye hakkı vardı da bir tek benim yoktu.
22.1.12
ilkokul bayat bilgisi.
tam adıyla : yönümüzü nasıl buluruz ve/ya ilkokul bayat bilgisi
zaten ben hep daima bukalemunlar
ile arkadaştım, ensesinde bir ürpertiyle değişeceği bir sonraki rengi bekleyen,
beklerken de durduğu dalı ve baktığı göğü eskiten, havayı bulandıran ve bütün
canlıların aklını karıştıran türlerinden. bir tekerleme vardı, ters dönmüş bir
arabanın engellenemez bir şekilde dönen tekerleği, yanık lastik kokusu, emniyet
kemeriyle ölçülen hayat, bir tekerleme diyorsun, şakakla şaka olmaz, papağanla
yarış ölüm getirir, papağanları öldüremezsin, papağanlar seni taklit eder, ters
dönmüş bir arabada bir mektup yazıyorsun, ''kuzeye gitmeye çalışıyordum,
kuzeyde bir pencerem vardı, kağıttan papağanlar astığım daima ve bütün bukalemunlar
beni kandırdı, hangi renge inanacağımı şimdi bilmiyorum.''
şakakla şaka olmaz sevgilim, biz de yapmamalıyız.
2- karıncalar : karınca yuvalarının ağzı güneye bakar
üzerine ekliyorum bir de, toprak
yığılı olan kısım kuzeydir, çünkü soğuk rüzgarlar kuzeyden eser. hala
anlamadınız mı, toprakları kuzeye yığıyorlar çünkü kuzeyde biri bütün
eşyalarından vazgeçmiş. karıncalar eşya taşır. karıncaların telaşı beni
korkutuyor. ezdiğim bütün karıncalar için özür diliyorum. karıncalar yönlerini
benden daha iyi buluyorlar. karıncalar senin olduğu kadar benim ellerime de
formik asit salgılıyorlar. karınca yuvalarının ağzı güneye bakar ama karınca
oraya gitmemesi gerektiğini bilir. güneyde deniz var. ben güneyliyim. babam
bana bugün güney aldı. öğretmen kalemi düzgün tutmam gerektiğini söylüyor.
kuzeyde biri bütün eşyalarından vazgeçmiş. gözetleme kuleleri bende panik atağa
sebep oluyor, surlara tırmanmak ise çarpıntı. tahtaları formik asitle erittim,
gördüm ki her şeyin temelinde karıncalar koşuşturuyor. çünkü soğuk rüzgarlar
kuzeyden eser, yani kuzeyi bulursan her yeri bulursun.
karınca bunu biliyor sevgilim, biz de bilmeliyiz.
3- güneş : güneş doğarken sağ kolumuzu güneşe uzatırsak kolumuz doğu'yu
gösterir.
orada bir şeyler aksıyor,
anlayamıyoruz, orada bir şeyler aksıyor ameliyat masasında bir telaş var
doktorlar habire damar ve nefes yolları açıyor, elektroşok veriyor, bir takım
adrenalin ilaçları zerk ediyorlar, doğu diye birisi var ve başı dertte
herhalde, bize okulda bunu böyle anlatmıyorlar, diyorlar ki karşıdan karşıya
geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakacaksınız 'öğretmenim,
liberalleri leylekler mi getirdi?' yuvalarının ağzını güneye yapmayan
liberaller yüzünden özür diliyorum, pusulalarının renkli bir ucu bile olmayan
liberaller yüzünden de özür diliyorum, müphem konuşuyorum, ben sağ kolumu filan
güneşe uzatmam, sağ kolum sol kolumdan kısa mıdır, kullanılmayan organlar
körelir mi yoksa körelen o müphemliğin kendisi midir, hiç bilmedim, bilmiyorum.
herkes sağ kolunun uyuştuğunu unutuyor sevgilim, biz unutmamalıyız.
4- kutup yıldızı : kutup yıldızı kuzeyi gösterir.
k ile başlayan kelimeler kalp
kontenjanımdan kendilerine kıyak yerler buluyorlar. sınıftaki haylaz çocuklar
hala neden kuzeyi bulmaya çalıştığımızı anlayamadı, kutup yıldızı da olsa
neticede bir yıldızdır, göz kırpar, kaypaktır, aldanma, kutup yıldızı bir
yerleri gösteriyor olabilir ama sen hiçbir yeri gösterme, hiçbir yönü işaret
etmeyen insan hayata bir sıfır önde başlar, aradaki çizgiyi kaldırırsan on, birle sıfırın arasına virgül koyarsan yalnızca
bir, virgülü başa getirirsen sıfırdan da küçük olur. virgülün yerini
değiştirerek bireylerin nitelikleriyle oynayabilirsin fakat neticede
kusurlarımız küsürlerimizdir, onları yuvarlamasak da olur.
kusur eşyaya yığılarak büyür sevgilim, biz de yığılmalıyız.
5- yosun : ağaç ve taştaki yosunlar kuzey yönünde oluşur.
hayat bilgisini reddediyoruz,
suretimizden sual olunmasın. haybeye bir manidarlık mı söz konusu, bakın
açıklıyorum, diyorum ki toprakları kuzeye yığıyorlar. birileri ölmüş. özgürlük
fikri birilerinin mezarıyla anlam buluyor, hala alabiliyorken bir nefes ve bana
söylenenleri dört ile çarpıyorum çünkü ben daima sularda mutluyum, ve ben daima
taşları da reddettim göğsünde bir hırıltıyla devrileceği günü bekleyen içi oyuntulu
bulanık ağaçları da, ağaçlara yığılarak büyüyen kuşları da, ağaçları yiyerek
evrilen haşaratları da, çünkü ben daima sularda mutluyum ses çıkarmayı bilmeyen
yosunlarla.
red sarkastik bir eylem değildir sevgilim, ciddi olmalıyız.
** görsel : marina abramovic
8.11.11
dibe vurmak bir karar değildir.
sonunda gerçekle rüyayı, insanları, yerleri ve dilleri ayıramadığın bir noktaya geldin ve durdun. yarı boş bir gece kulübünün siyah duvarlı tuvaletinde yüzüne su çarparak ayılmaya çalışıyorsun bir süre, sonra vazgeçip geri dönüyorsun, dumanlı bir yerlerden geçip birkaç insanı iterek, ve kadehini bitir, buradan da gidiyorsunuz.
2 gün önce okyanusun kıyısında otururken çok güzel gözlü bir adama şunu demiştin, ''bana öyle geliyor ki artık dünyayı kocaman bir şehir olarak betimlemeliyiz.'' o da sana dönüp şunu demişti, ''ben aslında bir kitap yazıyordum ama yanlışlıkla tüm yazdıklarımı kaybettim.''
''geleneksel değerler canımıza tak ettiğinde, zorunlu olarak onları inkar eden ideolojiye yöneliriz. olumlu formüllerinden çok, inkar gücüyle baştan çıkarır o'' böyle demişti Cioran. bana kim olduğumu ve nereden geldiğimi sakın sorma. nereli olduğunuzla pek de ilgilenmiyorum aslında, bu puslu hava, bu martıları tekrar görmenin sevinci, bu simiti özlemek gibi, bu annem olsa öksürüyorum diye zencefili ağzıma dayardı gülümseyişi, çiftleşmeyi yeni öğrenen köpekleri izlemek, üşümek, suyu görünce sevinmek, birilerine doğduğun şehri anlatmaya çalışmak, hani neredeyse zıplayarak yürümek, canım bu bir rüyaysa haddinden uzun sürdü hadi uyanalım artık, omuzlarımdan tutup sarsıyor birileri, durun bir saniye,
artık kanındaki alkol oranını saklamanın imkanı yok, yoldaki kadife kırmızı koltuğa oturduğunuzu hayal meyal biliyorsun, içimden catpower-moonshiner söylüyorsun, seni kaldırıyorlar, şakalar gırla gidiyor, hiçbiri umrunda değil, hiçbir yerde olamayışını kutluyorsun, mutlusun, AMA HİÇBİRİNİZ BLANCHOT OKUMUYORSUNUZ İBNELER, oysa sen yazarken hiç küfür kullanmayı sevmezsin, küfür etmek lazım, küfür etmeniz lazım, yanına yanaşıp uyuşturucu ikram eden pakistanlılara, iyi geceler senorita diyen yavşak ispanyollara, aksanlı ingilizcelerini bağırarak konuşan avusturalyalılara, şunları yanımdan alın da eve gidelim, ev?
(ne kadar özledim birine tamam dur ben bir kahve koyayım mutfakta konuşalım bunları demeyi. MUTFAĞI ÖZLEDİM. ben. bütün mutfakları. çaydanlıkları, cezveleri, soğan doğrayan bütün anneleri, maç izleyip küfreden babaları. allah kahretsin. bunun konuyla ne alakası var?)
meydana geldiniz şimdi, uyku çok yakın, sonradan sana söyleyecekler, birine sarılıp ağlamışsın bir süre, 'i don't wanna go back' demişsin, yalan bu, nükhet uyduruyor bunları biliyorum, er geç geri dönmek isteyeceksin, bu kilise çanları, her taraftan çirkin cinler gibi üzerine atlayan gargoyle'lar, rönesansın tozunu yutmuş binalar sinirini bozacak, bundan kaçamazsın. şimdilik bunu düşünme, fakat, sigara, neyse ki hala biraz ayık olan birileri yandaki topluluğa yanaşıyor, duyuyorum, şey arkadaşım çok üzgün, bi sigaraya ihtiyacı var verebilir misiniz acaba, hoop yanımızda biri, amerikan aksanı, bir eyalet ismi, biz nereliyiz, kahretsin nereli olduğunu bilmek istemiyorum sigaramı ver ve defol, joder! merde! putain! fuck off! scheisse!
2 gün önce okyanusun kıyısında otururken çok güzel gözlü bir adama şunu demiştin, ''ben de bir kitap yazıyorum ama şimdilik sadece ilk cümlesi var.'' sonra o adam da sana şunu demişti, ''ne güzel, ilk cümleler her zaman en zorudur.'' sen de gülümsedin,'' başlangıçlarım iyidir fakat hiçbir şeyin sonunu getiremem.''
ağlamaklı cümleleriniz beni hasta ediyor. bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorsanız evde oturmayın. bakın şiddeti seven biri değilim. saldırganlaşmayı sevmiyorum. değişiklik iyidir. hanımefendilik kötüdür. kendime söz verdim, o kitabı yazacağım. mihenk taşlarımı denize atmazsam batacağım. köklerimi kesebilirsem bir gün hepinizi unutacağım.
25.9.11
geçmişe öykünmek suçtur.
bir yer bulabildim sandın kendine sonunda, oturduğun masanın dibinde bir ortanca yetişiyordu, sokaktaki her 10 insandan 9buçuğunun ortanca diye bir çiçek olduğunu bilmeyişi kalbini kırıyordu, çiçeklere iyi gelen birisi olsaydın onları evde beslemeyi deneyebilirdin. arada bir kendi kendine gülüyorsun o masaya her oturduğunda, masanın dibine mavi bir köpek bağlı ve onu senden başka kimse görmüyor sanki, evin yoktu hiçbir yerde ama Ev'in vardı her yerde, şimdi görünmez sanıyorsun kendini bunca tahta masa ve sandalye arasında, mesela Çengelköy'de tek başına, her gün burada oluşuna kimse anlam veremiyor ya da aslında her anlamı veriyorlar bakışlarıyla, o yer'in senatoryuma benzer bir hali oluyor kimi zaman, ağaçlarla konuşan adamlar ve şallara bürünmüş kadınlar ve onlardan olma kabuğuna kısılmış evlatlarla dolup taşıyor bahçe, böcekler ampul patlatmaya yeltenene değin oturuyorsun orada, masaya sürekli birileri oturup kalkıyorlar, fakat Halise hanım böyle demişti yahut Erkan bey'in zevcesi vefat etmişti duymuş muydum, abla okul harçlığı versene, kızım sen o üstünle üşüteceksin mazallah kuş kadar kalmış zaten suratın, o karıları şeytan sarışın ırkların koca koca kitaplarını okumaya geçer miymiş dünya, git iki film gör, pera'da şöyle bir gezin daha gençsin, dur bir saniye, evladım dul muydun sen?
- dullara yas yakışır yasası henüz çıkmadı abla, yüzün gülsün.
- beyefendi ben çay söylemiştim ama hava karardı.
hayır ben kimdim yazar değildim kitap falan da yazmıyordum, sözcüklerini ışıltılı bir taçmışcasına kafasında taşıyanlara sempati beslemedim hiç, ya da güzelliklerini altın bir bilezikmişçesine dolaştıranlara, aşka aşık olanlara, yalnızlığa ahkam kesenlere, genel geçer yargılar durağında bir ömür geçirenlere, hayır sevmedim onları, çünkü ben çok az insan sevdim, sevmeyi hayatta kalabilmek için bir son çare olarak gördüm, insan kendini bir çukurda duyumsuyorsa o çukurda çok az insan isteme hakkına sahiptir yanında, süslü saksılar yerine yağ kutusunda yetişen bitkiler, kuş pislikleriyle dolu ferforjeler, tozlu perdelerin örttüğü gıcırdayan tahta pencereler ; benim dünyamda pimapen, çelik kapı ve televizyon icat olmamış olabilir, akçaburgazlı yekta'nın eve girişini bekler gibi soğuk elmalardan sular sıkarım bir sedirin üstünde, kalkıp yerdeki halıyı silerim ansızın, kalkıp kendi yüzümü aynadan silerim kimi zaman, yeni bir yüz boyarım kendime, biri saçımdan tutup serin çimlerin üstünde beni sürükleyene kadar o evde yaşarım, kimsin sen, bir sincap ölüsü kadar zararsız bekleyeceğim seni o çukurda.
- dantelleri suya bas da vişneler içine işlemesin.
gölgesinden ödü kopar, tespih çeker yahut tırnaklarına bakar durur bir adam, her gün bir kadın gelir durur bahçesine, genç ve kambur hafif, karamel bakışlı, ürkekmiş gibi davranır ki ona ilişmesinler, adam bilir bunu, ilişmez, inceden takılır bazen, cevabını da alacağını bilir, masayı siler peçete götürür çay taşır ıslık çalar ortancayı sular tespih çeker bir kendi eline bakar bir kadının ellerine ve o lahza bilir daha da üşüdüğünü bahçenin, mevsime bakmaz da ıslığa bakar o bahçe, suya bakar, kadına bakar bir şalın yününe sarılırcasına.
2.8.11
seni görmem lazım aramızdan çekil.

Senden nefret ediyorum çünkü Edirne’de bir yatağımız var. Büyük, beyaz. Aklımı yarasalar basıyor, hiç hayra alamet değil. Tavana bakıyoruz. Çünkü tavana bakmamızı istiyorum, birbirimizin yüzüne bakmaktan yorulduk. Hala alabiliyorken nefes alıyorum, korkma benim dokum cam,
Doktor yüzüme bakıp kalbinde dilatasyon var senin dedi. Boş boş baktım. Dilatasyon ; içi boş organların genişlemesi diye devam etti. Alınmıştım, benim kalbim hiçbir zaman boş değildir bayım, diye bağırdım. Yüzüme hiç bakmadan devam etti, ilaç yazıyorum ama bu yetmez, bir daha aşık olmamalısın. Reçeteyi carrrt diye kopardı. Yerimden zıplayıp yanına seğirttim, bakın, doktor bey, içi boş herhangi bir organımı feda edebilirim ama kalbim olmaz. Sizinle bir anlaşma yapalım. Gözbebeklerimi verebilirim, istedikleri kadar genişleyebilirler kimse farketmez, nasıl olsa gözlerim siyahtır, bakın, gördünüz mü, viper black, doktor bey, nereye gidiyorsunuz,
Artık bana sarılmamak için güzel bir bahanen var, KALBİM GENİŞLİYOR. Canımın yanmadığına yemin üstüne yemin, ama biz buna bir masal uydurduk, bazen seni üzgün gördüğüm zamanlarda büyük beyaz yatağın sen tarafına sürünüp ellerimi yüzünde gezdiriyordum ve bir günlüğüne cam olmasaydım benimle sin ropas olur muydun diyorum sana. Sense, bir kahve içeyim bakarız diyorsun ve beni kızdırmak için her şeyin ‘reel’ olduğu bir dünyadan söz ediyorsun, senin dünyan biraz tuhaf, o dünyada varolabilmek için ben sonsuza kadar saçlarımı uzatıyorum ve gelincik rengine boyuyorum durmadan, bana kendinden bahset, ama bahsetmek fiillerin en zorudur,
Bundan onyedi ya da onbir yıl sonra seni Edirne’deki büyük beyaz yatağımızda kendi ellerimle boğuyor olacağımdan habersizce uyuyorsun. Senden nefret ediyorum. Senin yüzünden devasa bir kalbe dönüştüm, sinirli bir ritmle atmaya devam eden, rustik, coxcomb red bir kütleyim. Aramızda bir üveylik var, SENİ GÖRMEM LAZIM ARAMIZDAN ÇEKİL, ve sonra evet uyanıyorum üzerimde el izlerin var, yatak git gide genişliyor ve ben isterik bir sesle sana doğru uzanıp diyorum ki; çabuk ol, zamanımız az kaldı, derhal beni sevmezsen bütün atları vuracaklar.
Tedavül bir eşya mıdır?
-Yanlışlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



