26.12.16

ağaçları beklemenin şarkısı.

çölünü nasıl boğdun ben hiç anlamadım

yalnızca bir fiil olabildiğini hatırlıyorum ilk günlerde,
ama sana bir fiil olup olmak istemediğini hiç sormadım
hazırsan başlayalım, önce parmaklıkları kesmekle yükümlüyüz
ve ardından hiç giremeyeceğimiz uzak sulara kapılmakla
yahut dokunarak hiç memnun olmadığımız tanışıklıklara
korkuyorum hayatta kalman bana katlanmaktır diye
ve ekliyorum, bir uzvumu seç ve ona kara hüzünlerini bağla
ah o kadar üzgünüm ki bu gece bir ihtimal güzel görünürüm sana..

nehrimi kaça böldün ben hiç sayamadım

devam edelim, bu şarkılar avucumda kırkbeşlik tabancadır
bir gece ansızın bir taş atarsın içime; bulanır sular
uyanır yüz yıldır kalbimde uyuyan kadınlar
bir nehir olabilme korkusuyla erir kalbin, ellerin artık eğreti duruverir birden
o mektubun en kirli yerinden tutarsın da ölüverir tüm beyaz kuşlar
tanrıyı doğuştan kör bilip ferim ferim üzmüşsündür gözlerimi kan 
göğsüme ağlayan ne çok kemik var bu gece her zamankinden de dolunay.

yollarımı nereye bağladın ben hiç duramadım

artık her yol ağlar ayaklarını nereye uzatsan bir babasızlık ağıdı
telaşlanma uyumalıyız desen de serzenişinde hep bir alkol koması 
ve göğsünün perdesinde apansız büyümüşken sinsice bir gül
alıp bana uzatsan da ikimizin ortasında bitmeyen bir diken korkusu
korkunç bir tabanca gibi patlar sessizliğimiz, çekip vursak bile her şey 
ne fayda ki  yarım şarkılara gizli vicdansız bir radyasyon sızıntısı.


şimdi ne yapsak o ilk günün kimsesizliğine dönemeyiz.

4.5.14

Bedenlerinizde Yaşayacak Yer Yok.



 (iç ses)
1.metin
Ölümün eflatun karasuları bileklerine dolanırken bedenini inceliyorsun, sen, yarı saydam kutu, aynanın uzamında kendi hayatın yalancı çıkaran! Yaşamak için bir sebep bulamıyorsan, ölümü haklayacak, hak sayacak ne var? İşte bu çelişki susuşuna atfedilmiş kocaman bir yara gibi, iyileşmemecesine önümüzde duruyor, bellek güzel anıları git gide silerken, beden intiharsal olana artık hazır.

Var olmanın hazzını unutmuş eller, 
Şimdi hangi dudakları susturuyor
Hayat denen izlekler bütününün lanetli ışığında
Hepimiz birer doğum sancısı değil miyiz?

Hangi köprüden geçeceksin? Hangi kuşlar sana yol gösterecek? Isıtan tenler ve soğuk nefesler şimdi çok uzak. Tirşe rengi sulara gömülüyorsun, git gide daha derine, insan olduğunu unuturcasına, hepimizin bir zamanlar insan olduğunu unuturcasına, ve şimdi senin boğuluşun ölme cesaretinin donuk bir pırıltısıyken intiharsal olana dört elle sarılıyorsun, altın madeni bulmuşçasına hohlayıp parlatıyorsun onu, kesif sular içiriyor ölüm sana kadehinden, kendi tuzaklı sonundan esrik bir halde tekrarlayıp duruyorsun ‘bedenlerinizde yaşayacak yer yok’

Ninnilerin en korkuncudur intihar
Ey saf tutku, derimin altındaki ürperten  titreşim
Kendi pusundan avunacak yeni bedenler yarat bana!

Şair başkaları cehennemdir diyor, başkaları ise diğer başkalarını cehennem olarak ilan ediyor. Bu dünyadaki cehennemler ve ‘öteki’ cehennemler arasında gidip gelen sarkaçlarız yalnızca, herkes umutsuzca siyahını ‘öteki’ne sürüyor, günahsız bir ölüş anı için, donuk bir gülümsemeyle tanrılara pozdan putlar yaratılıyor, intiharsal olanın puslu ışığında bir cehennemden diğer bir cehenneme yol almak için imleri ve izleri takas ediyoruz bilerek ya da bilmeden.

Ben ışığına kör olsam ölümün
Ne geçer elime, elinize?
ve en güzel cehennemleri tanrıların
Yeni çelişkiler doğurmak dışında nedir deliliğimize?

Yaşayan insan bedenini hunharca kullanırken, ölen insan bedeninin ayırdına varır. Sonsuz bir koma halinden sıyrılırcasına ilk ve son kez tapınacaktır kendine, yani ki diğerlerinin yanında varolmayı sürdürme çabası en büyük çilehane ise, intiharsal olana dokunmayı göze alan unutuş ırmaklarında yıkanmışçasına arınır, arınacaktır.

2. metin . bedenlerinizde hala yaşayacak yer yok.  iç ses'ler yaşadığımızın kanıtı mı yoksa öldüğümüzün mü?

Yaşarken kendime mi daha büyük bir bedel ödetiyorum yoksa size mi? Kıpırtısız bakışlarım sizleri delip geçiyor, yüzüm çarmıhta kanayan çiviler gibi.  Bu zamansız ve mekansız çocuklara ne yaptınız anlatın bana! Tüm karanlıklar uyumadan önce sarılacak birini arar, ki bu karanlıklar kendi çocukluklarımıza atfedilmiş doğum sancıları gibi. Söylesenize, hepimiz bir zamanlar annelerimizi hasta eden esrik ceninler değil miydik? 

ölümün eflatun ışığına dalmakta kutsal bir yan yok!
çocuklara bedensizliğin ne olduğunu anlatmanın hiç anlamı yok!

Yaşam tüm uzuvlarım tam diye övünür, ölümse bedensizliğin kutsallığında hınzırca güler. Sense bu cenderede her gün biraz daha sıkışırsın, bunun adına yaşamak derler, oysa ki ne yaşam ne ölümdür bu, bedenini sürüklediğin izlek yerlerinin toplamıdır hayat, toprakta tanrının ağladığı yerlerin haritasında bir görünür bir kaybolur. Kendini kendinle yamadığın yerde, etinden kopardığın parçalara dönüp son kez bakacaksın bir gün. Acı'msayabilmek hayatın bir göstergesiyse bile, tüm bu kanlar nereden geliyor? Kendiliğinden olan tek şey çürümedir, bunu sakın unutma.

toz rengi mırıltıların arasından kendi çocukluğunu doğuruyorsun
bedenin hayattan yoksun , bedenin seni reddediyor
kahin yaşamaya devam ettiğinde usulca öldüğünü görüyor
tanrının zar tutmadığını biliyor, neyi zorluyor?

Birinin intiharı bir diğerinin yaşama sevincidir, hepimiz diğerlerinin mutsuzluğuna basarak yükseliriz. en nihayetinde sonsuz bir kamburlaşmayla sona erecek bir uzamadır bu, kim bir diğerinin kanını içerek tanrı olmuş söyleyin? Kim yaşayabiliyor olmanın puslu rüzgarında dimdik durabilmiş, hiçkimsesiz, kendi-siz? Marifet ölümü anlamak değil, çürümenin kudretini kanıksayıp yaşayan bir ölü olma (c)esaretinde. 

ah bu tenler,  adresini şaşırmış lanetler!
bu ağızlar, bendeki hayatı öperek ölümü dondurmuş gibi,
ey siz 'diğerleri' , ne büyük yanılsamasınız!

3.ve 4.metin. görülecek ne kaldı?

Varoluşun tematik hazzından hızla uzaklaşıyorsun, ölebiliyor olmanın derin keşfi seni boğuyor, koyu renklerde bir sarhoşlukla yıkanıyorsun ve susuyorsun, artık tek içgüdün susmak, peki ya bu sesler, bu serzenişler nereden geliyor, senin ve benim içimden değil, burası kesin. bedensizsek şayet, bu ölü diller nasıl konuşuldu? Tereddüt donmuş kalbinde tekler durur. kanayan kuşlar ve hışırdayan yapraklar arasında bırakıp uzaklaştın cismini, değersiz bir paçavra gibi, öldüğün zaman yaşarkenki konuştuğun dilleri unutacağını gözardı ederek. 

ölümün kutsal kitabının ilk cümlesi, 
''önce tek beden vardı.''
ve sonrasında herkesin ilksizliği ve ikizliği
başkaları için ölürken başladı.

Habil ile Kabil aslında siyam ikizleriydiler, insan bölünerek çoğalmaz, lakin nefret bölünerek çoğalır, yaşamsallığın getirdiği fani renkler yalnızca bedenlerimizi boyar, 'diğerleri' diye nitelemek onların düşünmediğini varsaymaktır, sen kişilere dokunamadığın için öldüğünü sanırsın oysa ki bu da sadece bir seraptır. gökyüzü hepimize aynı renkte görünmüyor, ölümlü sevinçler ölümcül sevinçlerdir aynı zamanda. yüzüme bak, yoksa korkuyor musun? Hayat insana sunulmuş bir teklif değildir, yanılıyorsun, hakimler idam cezası verirken mahkumun rızasını almazlar biliyorsun.

sudaki kusur olsaydı intihar
her ölümlü kendi gri gölünde boğulurdu
ne savaşmak için daha fazla bir neden
ne de ateşin bulunuşuna bir gerek
yalnızca dokunup çekilen ince bir korkunun gözleri elimizde.

İnsan sorgular diyorlar. insan okları kendinden başka tarafa çevirmek için soru sorar yalnızca, bunun altında derin manalar aramanın gereği yok. Acımasızlık bir huy değil bir gen şifresidir, herkes herkesin sorularını bilerek cevapsız bırakır, insan çok özlü bir tahribat makinasıdır çünkü. Bedeninin değmediği yerlerde ağırlıyorsun misafirlerini, bunu anlayabiliyorum, ıssızlığının kutsallığına dokundurmak istemediğin gibi bir yüce amaç öne sürüyorsun bana, ama yalnızca intiharsalın ürettiği bahaneler bunlar, bunu ben de biliyorum, sen de biliyorsun, habil ile kabil de biliyor. 

susarak bir yudum daha aldık ölümden
tavanarasında mahsur kalmış yaralı hayvanlar
yaralanmanın basit bir ölüm taklidi olduğunu anlattılar bize
günahkar bir küfür gibi dolduk 
ve taştık serin bir sonbahar yalancısı yüzümüz

İnsan şey'leri tüketerek kullanır. İntiharsalı öldürme planları yapıyoruz, birçok kez ölmek gerek yani. Bu tehlikeli yolda kuşların kanatları kırılacak elbet, ormanlar yanacak, kaç gün kaç gece yağmurlar yağacak, etrafında gördüğün her şey senin ömrünün bitişini simgeleyen nirengi noktaları artık. İyinin kötüye yazdığı mektupları taşıyan ulaklarız, zıtlıklarla beslenen leş kargalarıyız, annelerimizin güzel kanserli çocuklarıyız. Ölüm bize biz doğurulurken fısıldanmış ismimizden önce. 'Kendi' olamayışın laneti biz cismimizi tanımadan bize tanıtılmış. 

hem bir çok tükenişin
hem de tükenenin son duasıyız
bize inananlar artık yok, olmayışın dibinde hepsi

Herkesin hayattan vazgeçerek birey olduğu yeni bir toplumsal rejim düşünün, ne nesnelere ne de kavramlara gerek olurdu. İşte böyle, yaşam teklifiniz bireyle devlet arasında her gün yeniden yazılan bir anayasa gibi, iki taraf da ne olduğunu anlamadan her gün yenisi yazılıyor keza anlayışın artık bir önemi yok, idrak hakkımızı son nefeslere saklıyoruz, herkes o anda anlasın diye, yaşam neymiş, ölüm neymiş, intihar toy bedenlerde kaça patlarmış, ve yine hep sessizlik,  düğümlerle ifade edemeyecek paradokslar atlasında tüm bunlar bir dalganın kıyıyı yalaması süresince olup bitti. 

2011

22.1.14

pisagor'un kemikleri







Basit kesirler görüyorum akıldışı seyahat
Teselli armağanında kömürler kusan bir kanser çoğalıyor
Richtere sorarsan bu payitaht çatlamış,
Çürütmüş Istanbul senin bütün kemiklerini
Oysa eklem nedir ben senden öğrenmişim
Kan diyorum, eğer dökülse ninniler patlamazdı
Hadi bir masal anlat nedir bu kükreyiş
Nedir tebdil-i ahkam ve nerelerde kesilir
Çünkü yalan oluyor külliyen çeşitli hafızalar
Çünkü sis basıyor bu semtin bütün organlarını
Ama sen hiç dizeye dönme hep kalbimde kal
Kal kağıttan bir kuş olarak sandallara
De ki : siz benim sözlüğümdünüz, dillerimi kestiniz
Siz benim rahlemdiniz, kitaplarımı yaktınız
Basit semptomlar görüyorum akıldışı reçeteler
Bir paratonere inmeler indiren fildişi rengi meramdan
Yırtıldıkça çoğalıyor medüzün saçları
Bir bilsen zift ne ise günahı geceden bilinmiş
Piyangosu sana vurmuş, bir bekarete kızkardeş
Telaşıyla koşturuyor terli damında mahallenin
Sanki ben hep üveyleşiyorum yeryüzünün sandalında
Sanki astığım çamaşırlar bir türlü kurumuyor
Şişenin dibiyle konunun hiç alakası olmasa da,
Sanki bütün dünya benim elektriğimi kaçak kullanıyor.

Basit kesirler görüyorum ölü doğmuş bir supernova
Bana bütün rakamların sıfırdan küçük olduğunu hatırlatıyor.

13.12.13

memento vivere.





soğuksunuz, etinize hiçbir sözcük gömülmemiş
sizin kabinlerinizde soyunmam, üryanınız ağır
ağırdan alıyorsunuz bir suya ayak sokmayı
ağırdan alıyorsunuz birini öldürememenin gri yalnızlığını
belki bu yüzden dişlerinizi yıkasanız da çıkmaz o koku
çünkü intikam bir köpeğin boyunsuzluğudur
ilmeği dolayacak yer bulamamaktır yalnızlık
sizin birkaç oktav iftiranız var, her sese girer
her dolapta esvap olur bölünerek çoğalışınız
ha, bir de banka soyarken zeytin bahçesi düşlemek var
usul usul bir kadını dişlemek var anne niyetine
bilmem neden aşk da bir köpeğin boyunsuzluğudur ve
doğru bildiniz, şiir okuyan her çocuk bir türbe gibi eğreti durur.

aklınız bakır cezvedir, çabuk ısınır çabuk soğur
çünkü çoğu zaman babalara patlar bütün kötü huyluluklar,
ütüsüz gezdirmezsiniz ruhunuzu ama yine de bir yorgansızlık
ocakta kaynar durur açlığınız, kesilmeden ölen bütün ağaçlardan
ve koparılmadan uçan gelincik yapraklarından siz sorumlusunuz
sahi, kaçınız bir devlet dairesinde beklerken doğuruldunuz yahut
parmaklarınız çoğaldı hiçbir şey yazmamaktan
ha bir de şu içinizde büyüyen kapkara çelenk var
bazen rakı sofralarında bahsediyorsunuz bundan
hicaz var, rast var, hüseyni var
belki ben bu yüzden ölürüm de ismim bir makam
hem de noter onaylı bir makam olarak bütün vapurlarda çalınır
iyi işitilsin; sır saklamak gayrimeşru bir ayartmadır ve
doğru bilirsiniz, çiçek seven her çocuk biriktirir kurşunları da.

heves etmeyiniz, tüfek eskiden bir küfrün adıydı
incir çekirdeğini doldurursanız belki size bir askerlik verirler
anneniz duysa çok üzülür git gide bir artçı depremi andırdığınızı
kefil olduğunuzu hava kirliliğine, susuzluğa ve namussuzluğa
iftiranın vergisini kaçırdığınıza ve allahı karaborsada sattığınıza
çünkü sizi gördükçe bir uçurumun kenarında kendime uzanıyorum
nasılsa bir bakışmaktır habersizce şarampole yuvarladığınız
bilhassa selamsızsınız, yapamadıklarınız boyunuzdan büyük
boyunuzu geçtikçe denizler git gide blöfü andırıyor
blöfe soyunuyor sokaklar, korkunç bir kumara tutunuyor ve
oturuyorum alnıma bulaşan bir yemin yüzünden kaldırıma
ben burada yokken siz geldiniz, karşılaşamadık bu yüzden
göremediniz, ben hiç tükürmedim çarkınızı var eden kadife vidalara


isminiz memento vivere
yahut istasyonu farzedilmeli en müebbetlerin.

19.8.13

5 Çayına Bekledim, Yoktunuz.


kurguyu neden sevmediğimi düşünüyorum, neden bütün kurgusallıklarımın dönüp dolaşıp gerçeğin suyuna karıştığını, içimi saran zehir gibi duygudurumların minicik çatlaklardan yaptığım her işin içine aktığını, mahvettiğini,

düşünüyorum,

sıvaları dökülmüş duvarlarınızla neden övündüğünüzü, sağdan soldan kalkışlarınızı kroşe şiddetiyle bir sabahın güzelliğine yayışınızı, sinyalsiz sola dönüşlerinizi, züccaciye dükkanındaki fil beceriksizliğinizi, bütün bunları şairane kurgularla pazarlayışınıza hayran kalıyorum,

üsluplarınıza,

yazdıklarımın kişiliksizliğine yarım limon sıkmakla beraber, başka motifler düşünüyorum bezesinler diye bugünü, fakat öğledensonraların o baygın sessizliği ile birlikte gene sinsilikler var kafamda, yapış yapış örümcek ağları bütün evi sarıyor, kitaplara üflüyorum saatleri duvara vuruyorum zaman geçmiyor, sevmiyorum her şeyi zamana bırakma çokbilmişliğinizi,

sabırsızlığıma,

içelim. buzlu bardakta hiyerarşi. kimsenin kurallarıyla yaşamadığın bir yer özlemi, yok, insan mülkiyeti ne fena senin dehlizlerin, dehlizlerde günün anlam ve önemi gıcırtısı, her şeyi mahveden iki üç kelime, insanın tavanarası ne kadar kirli olabilir ki insan tavanarasında ne saklamak ister ki, sahi, sandukalarınızın kaç kat kilidi var, orada ille de birinden sakladığınız mücevherlerinizin çapı ne olabilir ki?

korkusu büyük,

ya denizde çok fazla açılırsa, ya birinin karasularında boğulursa. tavanarasındaki sandığın anahtarı insanoğlunun tek güvencesi. insanoğlu sakladığı şeyler kadar değerli görüyor kendini. sakladığı şeylerle haşır neşir oluyor kendi dehlizinde. hah iyi yaptım diyor ellerini ovuşturarak, şimdi beni burada bulamazlar,

başa sar motifleri,

hadi hepsi yarım, ben bütün hırslarımı bağışlıyorum, üfle de soğusun, karıştır da erisin, hadi iç de kalkalım artık, daha hangi şehirleri hırpalayacaksın, şahane bir telaş ve farazi bir merak, şimdi çok üzgün bir dehlizden öbür dehlize tünel kazarak ilerliyor, köstebek körlüğünde, iris kanserinden muzdarip, aklına metastaz yapıyor,

bu da mühim değil fakat,

yeterince iyi kurgulamadığım sürece onları tavanaralarından indiremeyecektim.
yalnızca bunu hatırlamalıydım, onu da beceremedim.


24.5.13

özne bilmez, nesneye sor.

insanlar gözlerimin önünde kendilerini yaldızlarından soyuyorlar. 

Bu cümleyi yazmam için iki yıl beklemem gerekiyor muydu, bilmiyorum. Şu noktaya gelene kadar milyonlarca şey yazıp sildim ve bu dahil hiçbirisi aslında kafamdaki tasvirlere bir nebze olsun yaklaşmadı. Dönebileceğim fabrika ayarlarımın tümünü kaybettim. Sığınabileceğim bütün evler yıkıldı, daha kötüsü 'sığınma' fikrine bile yıllarca bu kadar kaptırıp gittiğim için hayıflanıyorum kendimce.

bırak onlar sana sığınsınlar.

Şimdiye dek, içinde ikinci bir tekil şahıs geçmeyen herhangi bir paragraf yazmadım. Hala farazi bir 'sen'e meyletmemek için kendimi zor tutuyorum. Tanımsız, eriyik, benliğin süzgecinden, hafızanın nisyanından geçmiş varlıklar; acınası bir biçimde tanıdım, bildim, dokundum sandığım. Kendimi insanlara vererek parçalara ayırdım. Başlangıçta zekice bir plandı bu; böylelikle herkes kendindeki parçadan haberdar olacak, o kadarını bilecek ve kimse gerçek ben'i bütünleyemeyecekti. Ben de tek bir insana bütün varlığımı kanalize etme zamanından ve emeğinden kurtulacaktım. Planım uzunca bir süre güzel işledi, ben bunu salt kendimi 'bölerek saklama' olarak bellemiştim, insanlar benim saklama kaplarımdı. Fakat hayatım boyunca en beceremediğim alan olan fiziğin en temel kurallarından birini de görmezden gelmiştim, şey'ler bulundukları kapların şeklini alırlar.

Serseri edebiyatını anlayabilen kadınlardan olamadım hiç. Anlamış gibi yaptığım bir süre zarfı oldu, fakat bunun uzun vadede öznelere yıpratıcı bir etkisi olduğunu farkettiğimden dolayı vazgeçtim. Keşke hiç yazmaya gereksinimim olmasaydı. Keşke hiçbir şey içime cephedeki kir gibi yığılmasaydı. Keşke başka gezegenlere öykünmekten vazgeçseydim. Keşke pişman olacağımı bildiğim defterleri hiç karıştırmasaydım. Eğer bir insanın el yazısını okuyamıyorsanız, bunun bir nedeni vardır. Okumaya çalışmayın. Alt-metinsiz yazmaya çalışıyorum. Yardım çağırmak niyetindeyim. Yardımın nereden geleceğini bilmiyorum. Ters bir mantıkta işliyor süreç, yakınlaşınca küçülüyor, uzaklaşınca büyüyor meseleler. Konuşmadıkça bir ses bir ünlem, bir hece bir kelimeye evriliyor. Cümleler ağırlaşıyor. Söylenmese de yansıyor paragraflar.

Attığınız taşlar, ürküttüğünüz kuşlara değse keşke. Bir orman kadar düşünüyor, ama bir serçe kadar eylemde bulunuyorsunuz. İddialarınız salt lafta. Tepkili olduğunuz şeyleri geri besleyip kendiniz yapıyorsunuz. En samimi olduğunu sandığım sizlerden samimiyetsizliği öğreniyorum. Kırılıyor ışık, çözülüyor işkence. Kalıptan yanlış çıkıyorsunuz, izleriniz var. Üçüncü tekillere yığamadıklarımı çoğullara sıvaştırıyorum, böyle rahatlıyorum.

bilirim ki uyursam burada uyurum, uyanıksam her yerde uyanığım. 

Arkasından topladıklarımı kamburuma dizdim. Hanelerden geçtim, üzerlerine titredim. İthamlarda bulunuldu, oysa bir saniye bile şüpheye düşmemiştim. Alarmım çoktan verilmişti, yas tutarak kundaklıyordum yangın gözetleme kulelerinizi. Masaldaki çocuklar gibi arkamda ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıyordum, kasten üzerleri örtülüyor, takip edilmiyordu. Sanki bu dünyada herkesin delirmeye hakkı vardı da bir tek benim yoktu.

22.1.12

ilkokul bayat bilgisi.


tam adıyla : yönümüzü nasıl buluruz ve/ya ilkokul bayat bilgisi


 1- pusula : pusulanın renkli ucu daima kuzeyi gösterir.

zaten ben hep daima bukalemunlar ile arkadaştım, ensesinde bir ürpertiyle değişeceği bir sonraki rengi bekleyen, beklerken de durduğu dalı ve baktığı göğü eskiten, havayı bulandıran ve bütün canlıların aklını karıştıran türlerinden. bir tekerleme vardı, ters dönmüş bir arabanın engellenemez bir şekilde dönen tekerleği, yanık lastik kokusu, emniyet kemeriyle ölçülen hayat, bir tekerleme diyorsun, şakakla şaka olmaz, papağanla yarış ölüm getirir, papağanları öldüremezsin, papağanlar seni taklit eder, ters dönmüş bir arabada bir mektup yazıyorsun, ''kuzeye gitmeye çalışıyordum, kuzeyde bir pencerem vardı, kağıttan papağanlar astığım daima ve bütün bukalemunlar beni kandırdı, hangi renge inanacağımı şimdi bilmiyorum.''

şakakla şaka olmaz sevgilim, biz de yapmamalıyız.

2- karıncalar : karınca yuvalarının ağzı güneye bakar

üzerine ekliyorum bir de, toprak yığılı olan kısım kuzeydir, çünkü soğuk rüzgarlar kuzeyden eser. hala anlamadınız mı, toprakları kuzeye yığıyorlar çünkü kuzeyde biri bütün eşyalarından vazgeçmiş. karıncalar eşya taşır. karıncaların telaşı beni korkutuyor. ezdiğim bütün karıncalar için özür diliyorum. karıncalar yönlerini benden daha iyi buluyorlar. karıncalar senin olduğu kadar benim ellerime de formik asit salgılıyorlar. karınca yuvalarının ağzı güneye bakar ama karınca oraya gitmemesi gerektiğini bilir. güneyde deniz var. ben güneyliyim. babam bana bugün güney aldı. öğretmen kalemi düzgün tutmam gerektiğini söylüyor. kuzeyde biri bütün eşyalarından vazgeçmiş. gözetleme kuleleri bende panik atağa sebep oluyor, surlara tırmanmak ise çarpıntı. tahtaları formik asitle erittim, gördüm ki her şeyin temelinde karıncalar koşuşturuyor. çünkü soğuk rüzgarlar kuzeyden eser, yani kuzeyi bulursan her yeri bulursun.

karınca bunu biliyor sevgilim, biz de bilmeliyiz.

3- güneş : güneş doğarken sağ kolumuzu güneşe uzatırsak kolumuz doğu'yu gösterir.

orada bir şeyler aksıyor, anlayamıyoruz, orada bir şeyler aksıyor ameliyat masasında bir telaş var doktorlar habire damar ve nefes yolları açıyor, elektroşok veriyor, bir takım adrenalin ilaçları zerk ediyorlar, doğu diye birisi var ve başı dertte herhalde, bize okulda bunu böyle anlatmıyorlar, diyorlar ki karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakacaksınız 'öğretmenim, liberalleri leylekler mi getirdi?' yuvalarının ağzını güneye yapmayan liberaller yüzünden özür diliyorum, pusulalarının renkli bir ucu bile olmayan liberaller yüzünden de özür diliyorum, müphem konuşuyorum, ben sağ kolumu filan güneşe uzatmam, sağ kolum sol kolumdan kısa mıdır, kullanılmayan organlar körelir mi yoksa körelen o müphemliğin kendisi midir, hiç bilmedim, bilmiyorum.

herkes sağ kolunun uyuştuğunu unutuyor sevgilim, biz unutmamalıyız.

4- kutup yıldızı : kutup yıldızı kuzeyi gösterir.

k ile başlayan kelimeler kalp kontenjanımdan kendilerine kıyak yerler buluyorlar. sınıftaki haylaz çocuklar hala neden kuzeyi bulmaya çalıştığımızı anlayamadı, kutup yıldızı da olsa neticede bir yıldızdır, göz kırpar, kaypaktır, aldanma, kutup yıldızı bir yerleri gösteriyor olabilir ama sen hiçbir yeri gösterme, hiçbir yönü işaret etmeyen insan hayata bir sıfır önde başlar, aradaki çizgiyi kaldırırsan on,  birle sıfırın arasına virgül koyarsan yalnızca bir, virgülü başa getirirsen sıfırdan da küçük olur. virgülün yerini değiştirerek bireylerin nitelikleriyle oynayabilirsin fakat neticede kusurlarımız küsürlerimizdir, onları yuvarlamasak da olur.

kusur eşyaya yığılarak büyür sevgilim, biz de yığılmalıyız.

5- yosun : ağaç ve taştaki yosunlar kuzey yönünde oluşur.

hayat bilgisini reddediyoruz, suretimizden sual olunmasın. haybeye bir manidarlık mı söz konusu, bakın açıklıyorum, diyorum ki toprakları kuzeye yığıyorlar. birileri ölmüş. özgürlük fikri birilerinin mezarıyla anlam buluyor, hala alabiliyorken bir nefes ve bana söylenenleri dört ile çarpıyorum çünkü ben daima sularda mutluyum, ve ben daima taşları da reddettim göğsünde bir hırıltıyla devrileceği günü bekleyen içi oyuntulu bulanık ağaçları da, ağaçlara yığılarak büyüyen kuşları da, ağaçları yiyerek evrilen haşaratları da, çünkü ben daima sularda mutluyum ses çıkarmayı bilmeyen yosunlarla.

red sarkastik bir eylem değildir sevgilim, ciddi olmalıyız.



** görsel : marina abramovic