8.4.18

pandora'nın gemisi.

ben dağı aşıyorum, dağın ardından dağ çıkıyor sevgilim.

sen kapıyı kapattıktan sonra geçen on dakikada çok şey değişti. dağılmış eve, eşyalara, koltuğa baktım. evde yaralar vardı. yarasını alan bana geliyordu, kimine git diyordum, kimine kal. ben yaramı sakladığım için beni kalpsiz sanıyorlardı, oh ne güzel. ben istedim ki, sesimle seveyim, sessizliğimle ağırlayayım, olmadı. kapıyı kapattıktan sonra geçen beşinci dakikada kafam tamamıyla uyuşmuştu. bembeyaz bir karınca ağır ağır yürüyordu içimde. başımı kendi omzuma indirdim.

kahve fincanından hala duman tütüyordu. elimde sadece bir tişört kalmıştı.
tişörtü üstüme giydim. vedalaşır gibiydim. istemiş ve alamamıştım. yaramı alıp yanına gidebileceğim kimse yoktu. ben de, yoktum. benim yerimde başkası oturuyordu şimdi.

her şey aylar önce bir kış gecesi kırılan bir kadehle başlamıştı.
her şey aylar önce birinin bana kaba, nobran ve bencil birisi olduğumu söylemesiyle başlamıştı. bunu yazıyorum çünkü artık her şeyin nereden ve nasıl başladığını, beni şimdi olduğum çukura iten çığın titrettiği ilk toprağı anımsamam gerek. kendimi, paspas altlarına süpürmekten vazgeçip, olduğumu sandığınız kadın üzerinden tanımlamayı bıraktım bırakalı, bütün kötülüğümle kendimi kabul etmeye karar verdiğim o bulutlu sabahtan beri, çok yol kat ettim.

başımı kendi omzuma indirdim, fincanlarımızın yan yana bir fotoğrafını çektim.
sen yürüyordun, kadıköy'de işler yürümüyordu. soranlara artık hiç iyi değilim diyordum.

insanı paramparça eden şey, sevgisizlik değil, sevginin ta kendisiymiş.
şefkatin kendisi, beni bin parçaya bölüyor, parçalarımı dünyanın bütün çöllerine savuruyordu. yarasını alan bana geliyor, merhaba demeye kalmadan olanca ağırlığıyla üzerime çöküyor, beni boğarcasına öpüyor, bana dünyanın en güzel kadını olduğumu söylüyor, çeşitli tasvirlerle beni yüceltiyor, literatürde, şarkılarda benzerlerimi bulup çıkarıyordu, kimse bana bunları duymaktan mutlu olup olmadığımı sormuyordu, üst üste biriken paragrafların ağırlığı altında eziliyor, kendimi nereye koyacağımı bilemiyordum.

hepinizi gördüm, ne güzeldiniz, hep orada gibiydiniz, oturuşunuz farklıydı, fincanı tutuşunuz, sigarayı yakışınız, kendinizi anlatışınız, yan yanaydık, yo hayır, iç içeydik ancak hiçbiriniz yardım edemedi bana.

en sonunda, iskelede oturup ayaklarını suya sallarken bana bakıp şöyle dedi birisi,
-bu gemi ne zamandır hurda?

başımı diyorum, kendi omzuma indirdim. öfkeliydim.
kendi gözlerimi çıkarmak istiyordum.
herkes bakışların diyordu, bir de ellerin.
ellerimi ve gözlerimi bağışlamak istiyordum.
yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlatmaya çalışıyordum, kimse beni dinlemiyordu. kimsenin beni dinlemediğini farkettiğimde çok geç olmuştu.
öfkeliydim, bu öfke bana yakışmıyordu.
her sabah makyaj yapar gibi giyiyordum üzerime öfkemi.
öfkem, kalbime beş beden büyük
öfkem, bedevi bilmediği çöllerde
öfkem, sizin dilinizi konuşmaz.

oturup düşündüm, bir sancıydı bu.
oturup bunu mu düşündün diyeceksiniz, tabii ki hayat bir sancıdır diyeceksiniz,
ama evet oturup bunu düşündüm. çektiğim sancıların ardından ne geleceğini merak ediyordum, bir çöl mü doğuracaktım, bir nehir mi, tedavülden kalkmış bir gezegen mi?

''yalnız ölmiycem di mi?'' gibi çocuksu bir dudak bükmeyle telaşemi adlandırmıyorum. yalnız yaşamayacağım değil mi? diyorum kendime aynada. yalnız yaşamak, yalnız ölmekten daha zor, daha anlamsız geliyor.

içimin hararetini alacak, susuzluğumu dindirecek bir şey bulamıyorsam günler geceler boyunca, bütün bu şarkılar, bütün bu kitaplar, bütün cümleler, bütün bu arayış neden sevgilim? her şey sen yarım yamalak bir sarılmayla beni kandırdığını sanarak çıkıp git diye mi? kapının çıt sesiyle, aylardır biriken bütün tozlar, bütün tuzaklar, çirkin süsler gibi duvarlardan sarkıyor, birbiri ardına beliren yüzler, kötü bir casting ajansının elinden çıkmış alelade bir jenerik gibi kapının arkasında kıvrıla kıvrıla akıyordu, bu ağır ağdalı, debdebeli gösteriye bir fon müziği bulmaya çalışıyordum, kafamda tek bir melodi bile yoktu. kafam tamamıyla uyuşmuştu. bembeyaz bir karınca yürüyordu içimde.

istemiş, alamamıştım. birisi, hepinizin intikamını almıştı. 

"Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışında kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa... ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış..."

hatırlatın da, haziran'ın onsekizinde gençliğimi yakalım.
benim yerimde bir başkası oturuyor şimdi.


18.2.18

Evangelis.


senin kedilerinin genellikle hiç canı yok evangelis,
kapıları sessiz, sıvaları dökülmüyor yaptığın evlerin,
hapishanelerinin duvarında işkenceler birikmiyor
küçük evlerin büyük kızlarıyla sevişmeyi iyi bir halt bilsen de
sandığından daha üzgün çocuklar doğuruyorsun her batında
senaryoda boşluklar bırakmayı hiç sevmiyorsun sen,
çünkü boğazına birinin saçları dolanıyor her nefes aldığında
ömrün başkalarının acılarına balıklama dalmakla geçiyor
korunmasız dalıyorsun, tuzlabuz, ¡Ay, Carmela!
bir şarkı açayım derken piyanoyu öptüğünle kalıyorsun
bir kuş vurayım derken bindiğin dala tükürdüğünle övünüyor
en sonunda dağları delip yol yaptıklarına ısrarla şaşırıyorsun.


belki benim gökten gördüğümü sen yerden toplarsın evangelis,
belki yüzümüzün orta yerine bir kriz masası kurup kaçarlar
belki deprem olur, devlet yanılır, ilke ve inkılapların aklı karışır
kraliyet sarayında yangın çıkar, bir opera bestelenir
sen yokken belki senin hatalarını gözden geçirir birisi
gözünü filmden ayırırsan sevdiklerine olağanüstü haller bile olur
ansızın kimi ağızlar devrildikleri yerden slogan atmaya başlar
bakarsın çirkin gökdelenler gibi yükselir içimizde başkalarının öyküleri


belki cami duvarına birlikte işersek dost olabiliriz evangelis
kuzeye bakarız uzun uzun, birkaç satır şiir okuruz
suya ekmek doğrarız, azla yetiniriz, balkonlarda otururuz
güzel çocuklarımız olursa evlatlık vermeyiz evangelis
sansürsüz çiçekler yetiştiririz, hiç sulamayız onları
bir mevsime asılı kalır, korkularımızı satarak zengin oluruz
vahşete davetiye çıkarırız, kurt besleriz evimizde.


bizi birbirimize vermezlerse terör örgütü kurarız evangelis,
bir tatlı huzur almamıza izin verirler mi dersin kalamış'tan
canım gene mi yakamoz, gene mi toprağa basalım, gene mi yeşil
allahla arama gir, dalgadan korkan gemilere yüzmeyi öğret
ateş yutanlara dublör ol şehri istila eden sirklerde
richter ölçeğini yanılt, anneleri pencereden indir,
pencereler sarkarken sokağın kenarına düşülmüş bir dipnot gibi
gör ki taç giyme töreni var devrim yapan yalnızlığımızın
narın uğuru bize teğet geçiyor, yalın yokuşta çatırdıyor kemik
ağır küfürler götürüyor son görüştüğümüz yerde kan gövdeyi.


çünkü ellerimi hiç affetmeyeceğim evangelis
pimini çektiği için
ikimizin hapsolduğu o bombanın

21.1.18

sonun başlangıcı.





kusursuz ilmihal
gövdemden ağır ağır sarpa saran bir buhran
nezlesinde bildim, çiğdi söz
durmadan eteklerine dolandım ve inandım
iki artı bir ağıtlar kopardım 
peşisıra kaşıklarda kopan fırtınalara rağmen
bir çay kaşığı suya, boğulmanın bütün travmasını anlattım.

ölmeyi müteakip asfaltlar sentezleyerek bozdum bu karanfili. 
betonumun harcını karan cehalet bir tuttu iki tekerleğimi
topalladı ve düştü yük.
dile geldi kambur
vaziyetin vehametini süpürdüğüm vasat altlarında,
derzlerden yürüdüm.
evlere sıvandım.
kalbimin betonarmesi oldum.
ağzının kenarına ağza alınmayacak öpücükler kurdum 

örümceklere bürünen 
bedenlerin ve varlıkların
âlâ bir suya batıp batıp 
çıkamadıkları o karayı ilk gördükleri anı,
kendi fotoğraf makinaları olan sakat elleriyle
ve bilhassa tereddütle karşılamaları.

korktuğu gerçek olmalı
- siz, aynaya bakmışsınız?
-..

26.12.16

ağaçları beklemenin şarkısı.

çölünü nasıl boğdun ben hiç anlamadım

yalnızca bir fiil olabildiğini hatırlıyorum ilk günlerde,
ama sana bir fiil olup olmak istemediğini hiç sormadım
hazırsan başlayalım, önce parmaklıkları kesmekle yükümlüyüz
ve ardından hiç giremeyeceğimiz uzak sulara kapılmakla
yahut dokunarak hiç memnun olmadığımız tanışıklıklara
korkuyorum hayatta kalman bana katlanmaktır diye
ve ekliyorum, bir uzvumu seç ve ona kara hüzünlerini bağla
ah o kadar üzgünüm ki bu gece bir ihtimal güzel görünürüm sana..

nehrimi kaça böldün ben hiç sayamadım

devam edelim, bu şarkılar avucumda kırkbeşlik tabancadır
bir gece ansızın bir taş atarsın içime; bulanır sular
uyanır yüz yıldır kalbimde uyuyan kadınlar
bir nehir olabilme korkusuyla erir kalbin, ellerin artık eğreti duruverir birden
o mektubun en kirli yerinden tutarsın da ölüverir tüm beyaz kuşlar
tanrıyı doğuştan kör bilip ferim ferim üzmüşsündür gözlerimi kan 
göğsüme ağlayan ne çok kemik var bu gece her zamankinden de dolunay.

yollarımı nereye bağladın ben hiç duramadım

artık her yol ağlar ayaklarını nereye uzatsan bir babasızlık ağıdı
telaşlanma uyumalıyız desen de serzenişinde hep bir alkol koması 
ve göğsünün perdesinde apansız büyümüşken sinsice bir gül
alıp bana uzatsan da ikimizin ortasında bitmeyen bir diken korkusu
korkunç bir tabanca gibi patlar sessizliğimiz, çekip vursak bile her şey 
ne fayda ki  yarım şarkılara gizli vicdansız bir radyasyon sızıntısı.


şimdi ne yapsak o ilk günün kimsesizliğine dönemeyiz.

4.5.14

Bedenlerinizde Yaşayacak Yer Yok.



 (iç ses)
1.metin
Ölümün eflatun karasuları bileklerine dolanırken bedenini inceliyorsun, sen, yarı saydam kutu, aynanın uzamında kendi hayatın yalancı çıkaran! Yaşamak için bir sebep bulamıyorsan, ölümü haklayacak, hak sayacak ne var? İşte bu çelişki susuşuna atfedilmiş kocaman bir yara gibi, iyileşmemecesine önümüzde duruyor, bellek güzel anıları git gide silerken, beden intiharsal olana artık hazır.

Var olmanın hazzını unutmuş eller, 
Şimdi hangi dudakları susturuyor
Hayat denen izlekler bütününün lanetli ışığında
Hepimiz birer doğum sancısı değil miyiz?

Hangi köprüden geçeceksin? Hangi kuşlar sana yol gösterecek? Isıtan tenler ve soğuk nefesler şimdi çok uzak. Tirşe rengi sulara gömülüyorsun, git gide daha derine, insan olduğunu unuturcasına, hepimizin bir zamanlar insan olduğunu unuturcasına, ve şimdi senin boğuluşun ölme cesaretinin donuk bir pırıltısıyken intiharsal olana dört elle sarılıyorsun, altın madeni bulmuşçasına hohlayıp parlatıyorsun onu, kesif sular içiriyor ölüm sana kadehinden, kendi tuzaklı sonundan esrik bir halde tekrarlayıp duruyorsun ‘bedenlerinizde yaşayacak yer yok’

Ninnilerin en korkuncudur intihar
Ey saf tutku, derimin altındaki ürperten  titreşim
Kendi pusundan avunacak yeni bedenler yarat bana!

Şair başkaları cehennemdir diyor, başkaları ise diğer başkalarını cehennem olarak ilan ediyor. Bu dünyadaki cehennemler ve ‘öteki’ cehennemler arasında gidip gelen sarkaçlarız yalnızca, herkes umutsuzca siyahını ‘öteki’ne sürüyor, günahsız bir ölüş anı için, donuk bir gülümsemeyle tanrılara pozdan putlar yaratılıyor, intiharsal olanın puslu ışığında bir cehennemden diğer bir cehenneme yol almak için imleri ve izleri takas ediyoruz bilerek ya da bilmeden.

Ben ışığına kör olsam ölümün
Ne geçer elime, elinize?
ve en güzel cehennemleri tanrıların
Yeni çelişkiler doğurmak dışında nedir deliliğimize?

Yaşayan insan bedenini hunharca kullanırken, ölen insan bedeninin ayırdına varır. Sonsuz bir koma halinden sıyrılırcasına ilk ve son kez tapınacaktır kendine, yani ki diğerlerinin yanında varolmayı sürdürme çabası en büyük çilehane ise, intiharsal olana dokunmayı göze alan unutuş ırmaklarında yıkanmışçasına arınır, arınacaktır.

2. metin . bedenlerinizde hala yaşayacak yer yok.  iç ses'ler yaşadığımızın kanıtı mı yoksa öldüğümüzün mü?

Yaşarken kendime mi daha büyük bir bedel ödetiyorum yoksa size mi? Kıpırtısız bakışlarım sizleri delip geçiyor, yüzüm çarmıhta kanayan çiviler gibi.  Bu zamansız ve mekansız çocuklara ne yaptınız anlatın bana! Tüm karanlıklar uyumadan önce sarılacak birini arar, ki bu karanlıklar kendi çocukluklarımıza atfedilmiş doğum sancıları gibi. Söylesenize, hepimiz bir zamanlar annelerimizi hasta eden esrik ceninler değil miydik? 

ölümün eflatun ışığına dalmakta kutsal bir yan yok!
çocuklara bedensizliğin ne olduğunu anlatmanın hiç anlamı yok!

Yaşam tüm uzuvlarım tam diye övünür, ölümse bedensizliğin kutsallığında hınzırca güler. Sense bu cenderede her gün biraz daha sıkışırsın, bunun adına yaşamak derler, oysa ki ne yaşam ne ölümdür bu, bedenini sürüklediğin izlek yerlerinin toplamıdır hayat, toprakta tanrının ağladığı yerlerin haritasında bir görünür bir kaybolur. Kendini kendinle yamadığın yerde, etinden kopardığın parçalara dönüp son kez bakacaksın bir gün. Acı'msayabilmek hayatın bir göstergesiyse bile, tüm bu kanlar nereden geliyor? Kendiliğinden olan tek şey çürümedir, bunu sakın unutma.

toz rengi mırıltıların arasından kendi çocukluğunu doğuruyorsun
bedenin hayattan yoksun , bedenin seni reddediyor
kahin yaşamaya devam ettiğinde usulca öldüğünü görüyor
tanrının zar tutmadığını biliyor, neyi zorluyor?

Birinin intiharı bir diğerinin yaşama sevincidir, hepimiz diğerlerinin mutsuzluğuna basarak yükseliriz. en nihayetinde sonsuz bir kamburlaşmayla sona erecek bir uzamadır bu, kim bir diğerinin kanını içerek tanrı olmuş söyleyin? Kim yaşayabiliyor olmanın puslu rüzgarında dimdik durabilmiş, hiçkimsesiz, kendi-siz? Marifet ölümü anlamak değil, çürümenin kudretini kanıksayıp yaşayan bir ölü olma (c)esaretinde. 

ah bu tenler,  adresini şaşırmış lanetler!
bu ağızlar, bendeki hayatı öperek ölümü dondurmuş gibi,
ey siz 'diğerleri' , ne büyük yanılsamasınız!

3.ve 4.metin. görülecek ne kaldı?

Varoluşun tematik hazzından hızla uzaklaşıyorsun, ölebiliyor olmanın derin keşfi seni boğuyor, koyu renklerde bir sarhoşlukla yıkanıyorsun ve susuyorsun, artık tek içgüdün susmak, peki ya bu sesler, bu serzenişler nereden geliyor, senin ve benim içimden değil, burası kesin. bedensizsek şayet, bu ölü diller nasıl konuşuldu? Tereddüt donmuş kalbinde tekler durur. kanayan kuşlar ve hışırdayan yapraklar arasında bırakıp uzaklaştın cismini, değersiz bir paçavra gibi, öldüğün zaman yaşarkenki konuştuğun dilleri unutacağını gözardı ederek. 

ölümün kutsal kitabının ilk cümlesi, 
''önce tek beden vardı.''
ve sonrasında herkesin ilksizliği ve ikizliği
başkaları için ölürken başladı.

Habil ile Kabil aslında siyam ikizleriydiler, insan bölünerek çoğalmaz, lakin nefret bölünerek çoğalır, yaşamsallığın getirdiği fani renkler yalnızca bedenlerimizi boyar, 'diğerleri' diye nitelemek onların düşünmediğini varsaymaktır, sen kişilere dokunamadığın için öldüğünü sanırsın oysa ki bu da sadece bir seraptır. gökyüzü hepimize aynı renkte görünmüyor, ölümlü sevinçler ölümcül sevinçlerdir aynı zamanda. yüzüme bak, yoksa korkuyor musun? Hayat insana sunulmuş bir teklif değildir, yanılıyorsun, hakimler idam cezası verirken mahkumun rızasını almazlar biliyorsun.

sudaki kusur olsaydı intihar
her ölümlü kendi gri gölünde boğulurdu
ne savaşmak için daha fazla bir neden
ne de ateşin bulunuşuna bir gerek
yalnızca dokunup çekilen ince bir korkunun gözleri elimizde.

İnsan sorgular diyorlar. insan okları kendinden başka tarafa çevirmek için soru sorar yalnızca, bunun altında derin manalar aramanın gereği yok. Acımasızlık bir huy değil bir gen şifresidir, herkes herkesin sorularını bilerek cevapsız bırakır, insan çok özlü bir tahribat makinasıdır çünkü. Bedeninin değmediği yerlerde ağırlıyorsun misafirlerini, bunu anlayabiliyorum, ıssızlığının kutsallığına dokundurmak istemediğin gibi bir yüce amaç öne sürüyorsun bana, ama yalnızca intiharsalın ürettiği bahaneler bunlar, bunu ben de biliyorum, sen de biliyorsun, habil ile kabil de biliyor. 

susarak bir yudum daha aldık ölümden
tavanarasında mahsur kalmış yaralı hayvanlar
yaralanmanın basit bir ölüm taklidi olduğunu anlattılar bize
günahkar bir küfür gibi dolduk 
ve taştık serin bir sonbahar yalancısı yüzümüz

İnsan şey'leri tüketerek kullanır. İntiharsalı öldürme planları yapıyoruz, birçok kez ölmek gerek yani. Bu tehlikeli yolda kuşların kanatları kırılacak elbet, ormanlar yanacak, kaç gün kaç gece yağmurlar yağacak, etrafında gördüğün her şey senin ömrünün bitişini simgeleyen nirengi noktaları artık. İyinin kötüye yazdığı mektupları taşıyan ulaklarız, zıtlıklarla beslenen leş kargalarıyız, annelerimizin güzel kanserli çocuklarıyız. Ölüm bize biz doğurulurken fısıldanmış ismimizden önce. 'Kendi' olamayışın laneti biz cismimizi tanımadan bize tanıtılmış. 

hem bir çok tükenişin
hem de tükenenin son duasıyız
bize inananlar artık yok, olmayışın dibinde hepsi

Herkesin hayattan vazgeçerek birey olduğu yeni bir toplumsal rejim düşünün, ne nesnelere ne de kavramlara gerek olurdu. İşte böyle, yaşam teklifiniz bireyle devlet arasında her gün yeniden yazılan bir anayasa gibi, iki taraf da ne olduğunu anlamadan her gün yenisi yazılıyor keza anlayışın artık bir önemi yok, idrak hakkımızı son nefeslere saklıyoruz, herkes o anda anlasın diye, yaşam neymiş, ölüm neymiş, intihar toy bedenlerde kaça patlarmış, ve yine hep sessizlik,  düğümlerle ifade edemeyecek paradokslar atlasında tüm bunlar bir dalganın kıyıyı yalaması süresince olup bitti. 

2011

22.1.14

pisagor'un kemikleri







Basit kesirler görüyorum akıldışı seyahat
Teselli armağanında kömürler kusan bir kanser çoğalıyor
Richtere sorarsan bu payitaht çatlamış,
Çürütmüş Istanbul senin bütün kemiklerini
Oysa eklem nedir ben senden öğrenmişim
Kan diyorum, eğer dökülse ninniler patlamazdı
Hadi bir masal anlat nedir bu kükreyiş
Nedir tebdil-i ahkam ve nerelerde kesilir
Çünkü yalan oluyor külliyen çeşitli hafızalar
Çünkü sis basıyor bu semtin bütün organlarını
Ama sen hiç dizeye dönme hep kalbimde kal
Kal kağıttan bir kuş olarak sandallara
De ki : siz benim sözlüğümdünüz, dillerimi kestiniz
Siz benim rahlemdiniz, kitaplarımı yaktınız
Basit semptomlar görüyorum akıldışı reçeteler
Bir paratonere inmeler indiren fildişi rengi meramdan
Yırtıldıkça çoğalıyor medüzün saçları
Bir bilsen zift ne ise günahı geceden bilinmiş
Piyangosu sana vurmuş, bir bekarete kızkardeş
Telaşıyla koşturuyor terli damında mahallenin
Sanki ben hep üveyleşiyorum yeryüzünün sandalında
Sanki astığım çamaşırlar bir türlü kurumuyor
Şişenin dibiyle konunun hiç alakası olmasa da,
Sanki bütün dünya benim elektriğimi kaçak kullanıyor.

Basit kesirler görüyorum ölü doğmuş bir supernova
Bana bütün rakamların sıfırdan küçük olduğunu hatırlatıyor.

13.12.13

memento vivere.






soğuksunuz, etinize hiçbir sözcük gömülmemiş
sizin kabinlerinizde soyunmam, üryanınız ağır
ağırdan alıyorsunuz bir suya ayak sokmayı
ağırdan alıyorsunuz birini öldürememenin gri yalnızlığını
belki bu yüzden dişlerinizi yıkasanız da çıkmaz o koku
çünkü intikam bir köpeğin boyunsuzluğudur
ilmeği dolayacak yer bulamamaktır yalnızlık
sizin birkaç oktav iftiranız var, her sese girer
her dolapta esvap olur bölünerek çoğalışınız
ha, bir de banka soyarken zeytin bahçesi düşlemek var
usul usul bir kadını dişlemek var anne niyetine
bilmem neden aşk da bir köpeğin boyunsuzluğudur ve
doğru bildiniz, şiir okuyan her çocuk bir türbe gibi eğreti durur.

aklınız bakır cezvedir, çabuk ısınır çabuk soğur
çünkü çoğu zaman babalara patlar bütün kötü huyluluklar,
ütüsüz gezdirmezsiniz ruhunuzu ama yine de bir yorgansızlık
ocakta kaynar durur açlığınız, kesilmeden ölen bütün ağaçlardan
ve koparılmadan uçan gelincik yapraklarından siz sorumlusunuz
sahi, kaçınız bir devlet dairesinde beklerken doğuruldunuz yahut
parmaklarınız çoğaldı hiçbir şey yazmamaktan
ha bir de şu içinizde büyüyen kapkara çelenk var
bazen rakı sofralarında bahsediyorsunuz bundan
hicaz var, rast var, hüseyni var
belki ben bu yüzden ölürüm de ismim bir makam
hem de noter onaylı bir makam olarak bütün vapurlarda çalınır
iyi işitilsin; sır saklamak gayrimeşru bir ayartmadır ve
doğru bilirsiniz, çiçek seven her çocuk biriktirir kurşunları da.

heves etmeyiniz, tüfek eskiden bir küfrün adıydı
incir çekirdeğini doldurursanız belki size bir askerlik verirler
anneniz duysa çok üzülür git gide bir artçı depremi andırdığınızı
kefil olduğunuzu hava kirliliğine, susuzluğa ve namussuzluğa
iftiranın vergisini kaçırdığınıza ve allahı karaborsada sattığınıza
çünkü sizi gördükçe bir uçurumun kenarında kendime uzanıyorum
nasılsa bir bakışmaktır habersizce şarampole yuvarladığınız
bilhassa selamsızsınız, yapamadıklarınız boyunuzdan büyük
boyunuzu geçtikçe denizler git gide blöfü andırıyor
blöfe soyunuyor sokaklar, korkunç bir kumara tutunuyor ve
oturuyorum alnıma bulaşan bir yemin yüzünden kaldırıma
ben burada yokken siz geldiniz, karşılaşamadık bu yüzden
göremediniz, ben hiç tükürmedim çarkınızı var eden kadife vidalara


isminiz memento vivere
yahut istasyonu farzedilmeli en müebbetlerin.