13.12.13

memento vivere.





soğuksunuz, etinize hiçbir sözcük gömülmemiş
sizin kabinlerinizde soyunmam, üryanınız ağır
ağırdan alıyorsunuz bir suya ayak sokmayı
ağırdan alıyorsunuz birini öldürememenin gri yalnızlığını
belki bu yüzden dişlerinizi yıkasanız da çıkmaz o koku
çünkü intikam bir köpeğin boyunsuzluğudur
ilmeği dolayacak yer bulamamaktır yalnızlık
sizin birkaç oktav iftiranız var, her sese girer
her dolapta esvap olur bölünerek çoğalışınız
ha, bir de banka soyarken zeytin bahçesi düşlemek var
usul usul bir kadını dişlemek var anne niyetine
bilmem neden aşk da bir köpeğin boyunsuzluğudur ve
doğru bildiniz, şiir okuyan her çocuk bir türbe gibi eğreti durur.

aklınız bakır cezvedir, çabuk ısınır çabuk soğur
çünkü çoğu zaman babalara patlar bütün kötü huyluluklar,
ütüsüz gezdirmezsiniz ruhunuzu ama yine de bir yorgansızlık
ocakta kaynar durur açlığınız, kesilmeden ölen bütün ağaçlardan
ve koparılmadan uçan gelincik yapraklarından siz sorumlusunuz
sahi, kaçınız bir devlet dairesinde beklerken doğuruldunuz yahut
parmaklarınız çoğaldı hiçbir şey yazmamaktan
ha bir de şu içinizde büyüyen kapkara çelenk var
bazen rakı sofralarında bahsediyorsunuz bundan
hicaz var, rast var, hüseyni var
belki ben bu yüzden ölürüm de ismim bir makam
hem de noter onaylı bir makam olarak bütün vapurlarda çalınır
iyi işitilsin; sır saklamak gayrimeşru bir ayartmadır ve
doğru bilirsiniz, çiçek seven her çocuk biriktirir kurşunları da.

heves etmeyiniz, tüfek eskiden bir küfrün adıydı
incir çekirdeğini doldurursanız belki size bir askerlik verirler
anneniz duysa çok üzülür git gide bir artçı depremi andırdığınızı
kefil olduğunuzu hava kirliliğine, susuzluğa ve namussuzluğa
iftiranın vergisini kaçırdığınıza ve allahı karaborsada sattığınıza
çünkü sizi gördükçe bir uçurumun kenarında kendime uzanıyorum
nasılsa bir bakışmaktır habersizce şarampole yuvarladığınız
bilhassa selamsızsınız, yapamadıklarınız boyunuzdan büyük
boyunuzu geçtikçe denizler git gide blöfü andırıyor
blöfe soyunuyor sokaklar, korkunç bir kumara tutunuyor ve
oturuyorum alnıma bulaşan bir yemin yüzünden kaldırıma
ben burada yokken siz geldiniz, karşılaşamadık bu yüzden
göremediniz, ben hiç tükürmedim çarkınızı var eden kadife vidalara


isminiz memento vivere
yahut istasyonu farzedilmeli en müebbetlerin.

19.8.13

5 Çayına Bekledim, Yoktunuz.


kurguyu neden sevmediğimi düşünüyorum, neden bütün kurgusallıklarımın dönüp dolaşıp gerçeğin suyuna karıştığını, içimi saran zehir gibi duygudurumların minicik çatlaklardan yaptığım her işin içine aktığını, mahvettiğini,

düşünüyorum,

sıvaları dökülmüş duvarlarınızla neden övündüğünüzü, sağdan soldan kalkışlarınızı kroşe şiddetiyle bir sabahın güzelliğine yayışınızı, sinyalsiz sola dönüşlerinizi, züccaciye dükkanındaki fil beceriksizliğinizi, bütün bunları şairane kurgularla pazarlayışınıza hayran kalıyorum,

üsluplarınıza,

yazdıklarımın kişiliksizliğine yarım limon sıkmakla beraber, başka motifler düşünüyorum bezesinler diye bugünü, fakat öğledensonraların o baygın sessizliği ile birlikte gene sinsilikler var kafamda, yapış yapış örümcek ağları bütün evi sarıyor, kitaplara üflüyorum saatleri duvara vuruyorum zaman geçmiyor, sevmiyorum her şeyi zamana bırakma çokbilmişliğinizi,

sabırsızlığıma,

içelim. buzlu bardakta hiyerarşi. kimsenin kurallarıyla yaşamadığın bir yer özlemi, yok, insan mülkiyeti ne fena senin dehlizlerin, dehlizlerde günün anlam ve önemi gıcırtısı, her şeyi mahveden iki üç kelime, insanın tavanarası ne kadar kirli olabilir ki insan tavanarasında ne saklamak ister ki, sahi, sandukalarınızın kaç kat kilidi var, orada ille de birinden sakladığınız mücevherlerinizin çapı ne olabilir ki?

korkusu büyük,

ya denizde çok fazla açılırsa, ya birinin karasularında boğulursa. tavanarasındaki sandığın anahtarı insanoğlunun tek güvencesi. insanoğlu sakladığı şeyler kadar değerli görüyor kendini. sakladığı şeylerle haşır neşir oluyor kendi dehlizinde. hah iyi yaptım diyor ellerini ovuşturarak, şimdi beni burada bulamazlar,

başa sar motifleri,

hadi hepsi yarım, ben bütün hırslarımı bağışlıyorum, üfle de soğusun, karıştır da erisin, hadi iç de kalkalım artık, daha hangi şehirleri hırpalayacaksın, şahane bir telaş ve farazi bir merak, şimdi çok üzgün bir dehlizden öbür dehlize tünel kazarak ilerliyor, köstebek körlüğünde, iris kanserinden muzdarip, aklına metastaz yapıyor,

bu da mühim değil fakat,

yeterince iyi kurgulamadığım sürece onları tavanaralarından indiremeyecektim.
yalnızca bunu hatırlamalıydım, onu da beceremedim.


24.5.13

özne bilmez, nesneye sor.

insanlar gözlerimin önünde kendilerini yaldızlarından soyuyorlar. 

Bu cümleyi yazmam için iki yıl beklemem gerekiyor muydu, bilmiyorum. Şu noktaya gelene kadar milyonlarca şey yazıp sildim ve bu dahil hiçbirisi aslında kafamdaki tasvirlere bir nebze olsun yaklaşmadı. Dönebileceğim fabrika ayarlarımın tümünü kaybettim. Sığınabileceğim bütün evler yıkıldı, daha kötüsü 'sığınma' fikrine bile yıllarca bu kadar kaptırıp gittiğim için hayıflanıyorum kendimce.

bırak onlar sana sığınsınlar.

Şimdiye dek, içinde ikinci bir tekil şahıs geçmeyen herhangi bir paragraf yazmadım. Hala farazi bir 'sen'e meyletmemek için kendimi zor tutuyorum. Tanımsız, eriyik, benliğin süzgecinden, hafızanın nisyanından geçmiş varlıklar; acınası bir biçimde tanıdım, bildim, dokundum sandığım. Kendimi insanlara vererek parçalara ayırdım. Başlangıçta zekice bir plandı bu; böylelikle herkes kendindeki parçadan haberdar olacak, o kadarını bilecek ve kimse gerçek ben'i bütünleyemeyecekti. Ben de tek bir insana bütün varlığımı kanalize etme zamanından ve emeğinden kurtulacaktım. Planım uzunca bir süre güzel işledi, ben bunu salt kendimi 'bölerek saklama' olarak bellemiştim, insanlar benim saklama kaplarımdı. Fakat hayatım boyunca en beceremediğim alan olan fiziğin en temel kurallarından birini de görmezden gelmiştim, şey'ler bulundukları kapların şeklini alırlar.

Serseri edebiyatını anlayabilen kadınlardan olamadım hiç. Anlamış gibi yaptığım bir süre zarfı oldu, fakat bunun uzun vadede öznelere yıpratıcı bir etkisi olduğunu farkettiğimden dolayı vazgeçtim. Keşke hiç yazmaya gereksinimim olmasaydı. Keşke hiçbir şey içime cephedeki kir gibi yığılmasaydı. Keşke başka gezegenlere öykünmekten vazgeçseydim. Keşke pişman olacağımı bildiğim defterleri hiç karıştırmasaydım. Eğer bir insanın el yazısını okuyamıyorsanız, bunun bir nedeni vardır. Okumaya çalışmayın. Alt-metinsiz yazmaya çalışıyorum. Yardım çağırmak niyetindeyim. Yardımın nereden geleceğini bilmiyorum. Ters bir mantıkta işliyor süreç, yakınlaşınca küçülüyor, uzaklaşınca büyüyor meseleler. Konuşmadıkça bir ses bir ünlem, bir hece bir kelimeye evriliyor. Cümleler ağırlaşıyor. Söylenmese de yansıyor paragraflar.

Attığınız taşlar, ürküttüğünüz kuşlara değse keşke. Bir orman kadar düşünüyor, ama bir serçe kadar eylemde bulunuyorsunuz. İddialarınız salt lafta. Tepkili olduğunuz şeyleri geri besleyip kendiniz yapıyorsunuz. En samimi olduğunu sandığım sizlerden samimiyetsizliği öğreniyorum. Kırılıyor ışık, çözülüyor işkence. Kalıptan yanlış çıkıyorsunuz, izleriniz var. Üçüncü tekillere yığamadıklarımı çoğullara sıvaştırıyorum, böyle rahatlıyorum.

bilirim ki uyursam burada uyurum, uyanıksam her yerde uyanığım. 

Arkasından topladıklarımı kamburuma dizdim. Hanelerden geçtim, üzerlerine titredim. İthamlarda bulunuldu, oysa bir saniye bile şüpheye düşmemiştim. Alarmım çoktan verilmişti, yas tutarak kundaklıyordum yangın gözetleme kulelerinizi. Masaldaki çocuklar gibi arkamda ekmek kırıntıları, çakıl taşları bırakıyordum, kasten üzerleri örtülüyor, takip edilmiyordu. Sanki bu dünyada herkesin delirmeye hakkı vardı da bir tek benim yoktu.