23.11.19

çoğul üçüncü.

çekildiler, bir ruh çatallanması belirdi
külüm kimsesiz kaldı, bir deniz bulamadan savrulacak
sustular, bir avuç el bombası patlayıverdi
fünyesini çekecek bir fani yoktu, adına hayat dediler.
vurdular, bedensizlik bir isim olup çıktı
farklı bir vücut bulamadı hiçbir avcı utancını gizlesin.

yeni bir şey keşfedilmiş gibi davranıldı
her şeyi basitleştirmek için susulup beklendi
şimdi üşünen duvar diplerine gizlendi bulutlar
sonra saçların okşanmadığı yerden geldi birisi
yalnızca nemi sevdi ve serzenişle beslenmeyi
yekpare bir pranga taktı ayaklarına oracıkta ve
kıydılar, hoyrat kelimesi tedavüle yeniden girsin.

uykulu günler birbirini takip etti eylemsiz
morfin yetiştiremediler bir kaybı olduğunu sananlara
bir nota eksildi, bir dil öldü, bir deniz kurudu.
nice geçmişlerden rüyalar dirildi boynunda urgan iz
yalnızca beni gördü ve gizlenir gibi yaptı bir kimvurduya
dublörü onun yerine ağladı tarifsiz yapaylıklara el fatiha
ölüleri gömecek kimse bulunmadı vicdanlar temizlensin

küflü bir ekmek gibi bekledi ayazda sabaha kadar
didiklediler, ruhu çirkin naylonlarda çürüsün gitsin.

22.9.19

veni vidi amavi.


ah. her şey ne kadar güzel görünmeyen iplikleriyle.
binbir selam.

güz yaklaşık 21 saat önce geldi, 
sen sırtına o siyah beyaz hırkayı geçirdiğin anda.
hırka dile geldi, hırka nağmelendi, hırka sustu. 
hırkanın telaşlı düğümleri senin omuzlarının üzerinde uykuya durdu.

iyiydik, hırkalara inanıyorduk.
aklı başında dünya, delilere karşı savunmasız kalacaktı, onu da biliyorduk.

inanmalı mıyım aynı lisanı konuştuğumuza
kafadanbacaklılarla, kırkayaklarla, kafadankontaklarla,
yani, dış sesler, fon müzikleri, gürültüler, jenerik,
derimden dışarıya sızamayan, içeride,
kemiklerimde, omurgamda, diz kapaklarımda,
ağaçlar büyürken, dalları titrerken zangır zangır,
tohumları kaçarken soluk boruma, hayır,
içeri büyüyecek
sesler duyulacak
ama ses çıkarılamayacak
ensemdeki kalabalık medeniyete kapılıyor
belirli çarklar belirli alışkanlıklar yüzünden dönüyor, 
debisi süratle ivmelenen bu akıştan bir döngü çıkarmak,
bir büyüye ortak olmak kadar ihtimaller dışıyken,
radyoda bütün frekanslar eşzamanlı yayın yapıyor
hangi cızırtının havada bıraktığı izi takip etsem
aynı istasyon, benzer güzergah,
uzakları andıran bir hayalet silüeti bana eşlik ediyor.

güz yaklaşık 54 saat önce geldi,
kürekkemiklerinin kıyısında bir tutam kaya tuzu ile
işte sinüslerimin dibinde konuşlanan o naif koku, güzel feromon,
işte süslü hakikat, nasıl da donakalıyorum karşında,
kuşları üşüten bir keşişleme, çağırılmamış bir yalnızlık,
saçları berbat taranmış bir heykel gibi.

ah. binbir selam. 
sen bu kozmosun meczubu, 
gezegenin avare masalcısı mısın,

geldim, gördüm, seviyorum.

5.5.19

Bir İncirin Alacası.


...ve işte bir kilise çanı kulaklarımı öperken sırtımın hafifçe dikenlendiğini hissediyorum, bir başparmak bacağımın yanından hafifçe yukarı çıkıyor, sardunyalara güneş vurma saati, sizin için çok erken, bizim için çok geç, ve işte yatakta boylu boyunca uzanan bir gök cismi, bir dağ çileği olduğumu düşlüyorum, sürekli ürperen bedenim beni bir dağ çileği olduğuma ikna ediyor, ve işte onun upuzun sağ kolu, boynumdan sol göğsümün üstüne doğru giden sonsuz bir emniyet kemeri, neden bu kol bana her şeyi unutturuyor, yatakla yüz yüzeyim oksijenimi dikine kesen kör çarşafla, nasılsa bu kol unutturuyor bana bir ilkbaharın acemi neşterini. 

...ve işte sen çok eski bir romansın sayfaları toz kokan, yavaş yavaş uyuşuyor kol, inanmam bu evden tek parça halinde çıkacağına, işte bir aşk molekülü duruyor dövme yerine sırtımda, işte bir lav kapsülü açılıyor kalburuma kambur dolayan, yani ki ne vardı kapının eşiğine düşen bir kirpik olsaydım, dört nala uzaklaşıyor anımsamanın artık mümkün olmadığı mor lavlar, ikna etmeye çalışıyorum seni aslında içimde yaşayan bir incir ağacı olduğuna, sayıkladığım bir cümle var çünkü en alacasını yemişim o incirlerin, çünkü tenhadır kaldırımın attığı çığlık gece yarısı, çünkü felci beş geçiyor seni bana çeken deklanşörün pimi; biliyorum ki kolun felaketimle aramdaki emniyet kemeri.

...yüklen şarkıları, babil'e gidiyoruz, benim hem kulelerim hem de masallarım var, bozuk bir mayıs ayı yerleşiyor içimdeki örümceğin hafızasına, ama yağma yok, inancım sonsuz bu kanlı kanatların bana ait olmadığına; avare gezen bir kramptır bacağına dokunan kızıl mercan, tüldür seni bana yeterince hızlı koşturmayan astigmat, yemin edeceğim görünmez bir nehir gördüğüme az önce aramızdan akan, yüklen şarkıları çünkü bir kadeh şarabın 10 yıl hatrı var, baldan tatlıdır karıncaların acıttığı yüzüme düşen ilk zehir damla, bilsen ne çok ahım var beni bir başına bırakan tekinsiz adamlara, karnımda eşelenen bir hayalet midir sabaha karşı içimde gezinip durduğun, yoksa önümdeki boşluk mudur mızıka çalarak kendini küllerinden doğuran?  

...bir akordeon gibi bükülüyorum ellerinin altında, konuş benimle, her şey cevapsızdı, her şey maalesefti, anlıyorum ki kuvvetle tutunduğumuz bu akortsuz keder bizi mahvetti. 

29.3.19

Sakura.

1.
ben hep bir nar dilerim üzgün olduğumda, derler ki eskiden yeni bir eve taşınınca avlusunda bir nar kırarlarmış bereket için, ben hep bir nar dilerim içine girip saklanmak için, beni evlerin serinliğinde bir taşlıkta kırmışlar parçalarım dağılmış her bir yana, çocuklar neşeyle koşmuş toplamışlar beni, anneler gülüşmüş çay içmişler avluda, serin minderlerin altına kaçmış saklanmışım ben, serinliğe inanmışım sanki güneş girmeyen eğri büğrü odalara, tenekede yetişen güçlü çiçeklere, senin ayaklarını soktuğun buz gibi sulara, sanki bütün evlerden uzakta değil miydim hep, ondan ben bir nar dilerim üzgün olduğumda, bir nar olsam o zaman belki her eve girerdim, her yer benim evim olurdu ve tanelerimi saklardım gölgeli odalara.

2.
ve unutmayarak her şeyin bir bunaltıdan ibaret olduğunu, bu taş kırılsa hep bu kehanet, bu kehribar soluklu insanlar üşüşmeseler benim başıma, ben hep böyle incecik kalsam biraz kambur, üşüsem bir şehrin bir kayıp gecesinde, çay içsem, kör bir baykuş olsam örtsem yüzümü geceye kavuşsam, otursam bir servinin dibine, dolma kalemle incecik ve kambur mektuplar yazsam, olmasa bana hiçbir şey ve olsa bana her şey, titreşse göz kapaklarım, hep bir adı sayıklasam hep uzaktaki birine özlem duysam, özlemenin bir fiil olmadığını bilsem, görsem ve artırsam bütün cümleleri, yürüyecek serin bir orman bulsam kendi kimsesizliğimde.

3.
sanki içimde kökleri çok derine uzanan bir ağaç var, fakat ağaç benim içimde büyümemiş, öyle olsa köklerini kendi bedenimden bilir yadırgamazdım, oysa bu kökler batıyor bana, nefesimi kesiyor, kendi bedenimi yabancılıyorum, bu ağaç ne zaman büyüdü benim içimde, hangi tohumdu farkettirmeden içime girip yerleşen, zaman daralıyor mu, okunacak dinlenecek görülecek şeyler, yaşanacak aşklar, dokunmadan yok olan tenler kara bir sigaradan damıtılmış katran gibi içime damlıyor ve bunaltıyor beni, sanki ne çok yıl geçmiş ben o ilk cümleyi yazalı, ben gene bir istasyonda hangi trene bineceğimi bilemeden beklemiş durmuşum, içimdeki her şeyi yitirerek, ama unutmayarak, unutmakla yitirmek hiçbir zaman aynı şey olmadı diye yineliyorum, ben orada bir gün oturacak olsam da o istasyonda, ne yapacağımı bilmeden, geç kalmış, öfkeli, yitirmiş olsam da her şeyi, bütün virgülleri hatırlayacağıma dair bahse giriyorum kendimle.

4.
kibriti çakıyorum, bütün odayı aydınlatıyor alev, eski evler düşlüyorum sahipleri tarafından terkedilmiş, ud çalan yalnız adamlar düşlüyorum, mum ışığında saçlarını tarayan dul kadınlar, tıpkı evleri gibi gıcırdayan insanlar düşlüyorum, edemeyeceğim dualar düşlüyorum, yabancı bir ülkedeki mezar taşlarını düşlüyorum, tozlanan eşyalar, açılmayan vasiyetler düşlüyorum, ciltlenmiş kitapların ağırlığını, sayfaların sararmışlığını duyumsuyorum, körler gibi geziyorum düşlediklerime salt dokunarak, çünkü sadece dokunabiliriz hayata diye düşünebiliyorum, gördüklerimiz ve duyduklarımız aldatır bizi, kokular git gide başka kokuların yerini alır, tatlar çürür ve başkalaşır, oysa işte oradaydı dokunmuştum ona dersin, zamanın içinde bir gerçekliğe mimlersin onu, kırılmaz cam bir fanusa hapsedersin oracıkta, parmaklarından gümüş gibi soğuk, paslanmaz bir şey uzatırsın, antika koltukları örter gibi örtersin bütün güzellikleri parmaklarınla, sanki bir ağ örersin, örümcek ağları gibi sana özgü, kırılgan bir dokunulmazlıkla, yıllar geçse bile işte oradaydı dersin, en azından zamanın birinde salt kendi gerçekliğimle mimlemiştim onu.